Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1996

Haneler

Milliyet · 21 Nisan 1996

İnsan yaşamı, doğumdan ölüme “hanelerde” geçen bir zaman dilimidir. Bir kelebeğin, bir çiçeğin süresine göre çok uzun, yeryüzünün, yıldızların tarihine oranla kısacık bir an. Doğumhanede attığımız ilk çığlık, gusülhanenin soğuk taşlarındaki soluksuz bedenimize doğru uzayıp giderken, araya postane, pastane, karhane, kerhane, kumarhane, mapusane, muayenehane, hastane girer, hanelerde başlayıp biter ömrümüz.

Hanelerde güler, hanelerde ağlarız.

Bu yazıya başlangıç, hüzünlü oldu biliyorum. Ama “hoş” bir yazı yazmak istemiyorum bugün. Biliyorum, oyuncular, en kötü haberi aldıkları günde bile sahneye çıkmak zorundadırlar, şarkıcılar konserlerini vermek... Ama onlar, ezberledikleri replikleri, yüzlerce kez söyledikleri besteleri tekrarlamakla durumu kurtarabilirler. Fransa’nın efsane şarkıcısı Edith Piaf, en büyük aşkı, hafif siklet dünya boks şampiyonu Marcel Cerdan’ın bir uçak kazasında öldüğü gün, Amerika’da konser veriyordu. “Tanrım, bana onu görmek için bir gün, bir saat, bir dakika daha ver...” güftesini seslendirirken dayanamadı ve sahneye yığıldı. Ama bu konser, en güzel konseri olarak geçti kayıtlara.

Bir yazarın, gazete sütunlarında düşüp bayılması elbette olanaksız. Ezberlediği replikleri yinelemesi de söz konusu değil. Yüksek Ökçeler, benim naçiz beynimde pişen bir “günün mönüsü” olarak sunuluyor sizlere. Bugün, o mönünün acısı biraz fazla. Çünkü yaşamım, bugüne değin eksik olan bir “hane”den geçti. Hastaneden.

Ablam ve beni bir doğumhanede dünyaya getiren annem, ölümle yaşam arasında bocaladı. Kurtardılar. Ne kadar zaman için, belli değil. Ama 85 yaşında, torunun çocuklarını gören, beyin kanaması ve bağırsak düğümlenmesini aynı anda geçiren “anne”yi, çekip aldılar şimdilik ölümün kanatlarından.

Yaralı bir kuş gibi İstanbul ile Paris arasında mekik dokuduğum günlerde, bir “hane”nin kararttığı ufkum, başka bir hane, “postane”den gelen mektuplarla aydınlandı. Onlar sizin mektuplarınızdı. Bursa’dan, İzmir’den, Ankara’dan, İstanbul’dan, Antalya’dan, Van’dan geliyordu ve ne güzel, ne hoş duygular, sözler ve haberlerle yüklüydüler.

Birdenbire, okuyucularımın Türkiye bilgi, kültür ve görgü ortalamasının çok üstünde olduklarını farkettim. Öğrenci, asker, doktor, ev kadını, sanatçı, turizmci, hatta kuaför vardı aralarında. Ortak yanları mı? Düzgün bir Türkçe kullanıyor, daha çok laik ve batılı bir mantık sergiliyor ve pek çok yazar ve gazeteciden daha iyi ifade ediyorlardı düşüncelerini.

Şiir gibi, oya gibi nakışlı mektup gönderen, sanat dergisi çıkaran, zevk için Fransızca öğrenen, binlerce kitap okuyan siz, benim okuyucularımdınız!

[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagrossi]

Sevindim ve korktum. Sevindim, çünkü sevdiğinizi anladım beni. Korktum, çünkü artık hiçbir yanlışa hakkım kalmamıştı, yükseğe konulmuştu çıta.

Bir nokta daha gözüme çarptı. Erkek ve kadın okuyucularımın oranı eşitti. Müthiş keyiflendim.

Hepinizi tek tek yanıtlayacağım, hiç kuşkunuz olmasın.

Size bir de armağanım olacak. Önümüzdeki aylarda, her birinizin mektubundan aldığım bir tümceyle, bir Yüksek Ökçeler yazısı yazacağım. Ama çok çaba gerektiren, ince bir iş bu. Ne olur, acele etmeyin. Ve yazmaya devam edin. Adresimi bir kez daha veriyorum: 189, Rue de la Convention 75015 Paris.

Gerizekalılığı mizah, kabalığı çağdaşlık, edepsizliği iktidar, kalçayı kafa, memeyi zeka, havayı başarı sanan ve bilgisizliğini sulayarak çiçek açtırmaya çalışan Türk televizyonları, “rating” diye diye zarar ededursun, benim anladığım kadarıyla siz varsınız ve az buz sayılmazsınız.

Pırıltısız çoğunluk üçgeninde, lambanın asıldığı tepedeki çoğul azınlıksınız siz. Siz olmadan gün doğmaz.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1