Paris sanrıları
Milliyet · 30 Nisan 1996
Bir eylül akşamüstü, Convention meydanına bakan geniş pencereye yaklaştı "annane". İnce parmaklı, yılların lekeleyemediği, damarların fırlamadığı güzel esmer elleriyle beyaz tülü araladı ve yeşilden kızıla dönen ıhlamur ağaçlarına baktı uzun uzun. "Bu yıl kış yaman olacak," dedi hüzünlü sesiyle. "Yaprak dökümü, ağaçların tepesinden başladı..."
Kış yaman oldu bu yıl. İnsan yaşamlarının yaprak dökümü olan ilkbahar geldi. Annane konuşamıyor artık.
Bir zamanlar Safiye Ayla'nın, geceyarıları çıkageldiği bir Ankara evinde dinlemeye geldiği ses, çocuk kulaklarımda acı veren, uzaklaşan bir çınlama.
Üç bin kilometre öteden, onun mecalsiz soluklarını dinliyorum, Convention meydanında yeniden yeşeren ilkbahar ağaçlarına bakarken. O ağaçlardan birini kestiler kışın. Kurumuştu. Ardında yağmurların doldurduğu, kör bir göz gibi açık çukur kaldı yalnızca. Bu ağaca mı bakmıştı acaba annane?
Fransa'nın gelmiş geçmiş en büyük kültür filozoflarından Elie Faure, "Ölümün yakınlığı, yaşamaya hiçbir zaman sahip olamayacağını hissedenler için daha acıdır," demiş. Yanıbaşımda, kulakları sağır edercesine açık, Astor Piazzola ile Gerry Mulligan'ın "Zirve"sini dinliyorum. Tango ile caz karışımı, yaşam ve ölümün bir bandoneon ve bariton saks çığlığında buluştuğu o tüyler ürpertici müziği.
Caz sever misiniz? Aydın, laik, kültürlü ve "in" görünmek için sevilir gibi yapılan cazdan söz etmiyorum elbette. Bir zamanlar ben de öyle "severdim" cazı. Geleceğin geçmişe ağır bastığı yıllardı onlar. Bir gün mutlaka, geçmişin geleceğe ağır bastığı zaman dilimine girilir.
Ve caz sevilir.
Henüz Cumhuriyet'te çalışıyordum. Saçlarım aklımdan belime uzanıyor, gözlerimde yarınki umutlarının gamsız güvenini taşıyordum.
Sevgili İlhan Selçuk'un odasına girdim. Başını daktilosundan kaldırdı, arkasına yaslandı ve "Bir gün gelecek, sen de benim gibi yitirdiğin kişilerin ardından her yıl daha çok, daha çok yazmak zorunda kalacaksın, son baharlar ilkbaharlara ağır basacak," dedi. Ve hüzünlü bir gülüşle ekledi: "O günlerin senin için daha geç gelmesini dilerim..."
O günler benim kuşağım için de geldi, İlhan Selçuk. Korkuyla bakıyorum artık sevdiklerime, bugün, bu ay, bu yıl, hangisi diye. İlkbaharlardan çekiniyorum, sonbaharları sevmiyorum artık.
Ölümün yaşamla dansettiği, hüznün ince bir alayla gülümsediği caz müziğini dinliyorum. Thelonius Monk'u peygamber, John Coltrane'ı aziz, Charles Mingus'u havari ilan ettim.
1960'lı yıllarda, Budd Powell bir Fransa turnesindedir. Thelonius Monk'un da Fransa'ya geleceği tutar. Budd Powell, dostu ve peygamberi Thelonius'un peşine takılır ve üç gün boyunca birlikte olurlar. Yanyana geçirdikleri bu süre içinde, tek söz söylemezler birbirlerine. Üç günün sonunda Powell ayrılırken, Monk'un elini sıkar ve "Sohbet için teşekkür ederim," der.
Başları yıldızlara değenler, bazen konuşmadan anlaşırlar. Sohbetleri, sözün bittiği yerde başlar.
"Bütün kitaplarımı attım / Rimbaud'dan Sarhoş Gemi'yi alıkoydum bir / Ve bir de Edgar Allan Poe'yu..." demiş Serge Gainsbourg. Sözün bittiği yeri, şarkılarıyla dolduran bir yitik şair.
Paris'e bahar geldi. Kahveler cıvıldıyor. Sevişen çiftlerin öpücükleri daha bir ateşli. Pont Neuf köprüsü üstünde, el ele, diz dize duruyor ve Seine nehrinin kabaran sularına geleceğin gamsız umutlarıyla yüklü gözlerini daldırıyorlar. Convention meydanındaki ağaçların da meyvaya duracakları zaman gelecek elbet. Ihlamur tozlarının havada uçuştuğu, sohbetin coşkulu sözlere döneceği güzel günleri bekliyorum ben de.
Caresiz.
[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagrossi]
