Deli Dali, Dali deli
Milliyet · 5 Mayıs 1996
Paris'e ilk kez ayak bastığımda, takvimler bundan 18 yıl öncesini gösteriyordu. Yalnızdım ve kapısını çalabileceğim bir dostum yoktu. Müthiş bir flört başladı Paris'le aramda. Aşık olduğumu farkeden hınzır, en güzel yanlarını göstermeye başladı bana.
Bir gece, Saint Germain'de yolumu yitirdim. Minicik bir meydanda buldum kendimi. Tam ortasında bir sokak lambası ve lambanın altında bir kemancı. Paganini'nin "Tek keman için 24 kapris"inden birini çalıyordu. Büyülenmiştim. Gece yarısı olmasına karşın Saint Germain kilisesi de açıktı. Ömrümde ilk kez, kiliseye girip Meryem Ana'nın ruhuna bir mum yaktım ve günün birinde bu kentte, bu kentle birlikte yaşamayı diledim. Dileğimin gerçekleşmesi için 12 yılın geçmesi gerekti. Paris'in benimle flört ettiği 1978 yılı ağustos ayında, sanki her şey rum. Yıllardır bu kadınlar, beni kişisel olarak tanımak için çıldırıyorlar. Aramızdaki konuşma genelinde şöyle geçiyor:
KUYRUKSOKUMU KADIN: Sizi adınızla tanıyorum elbette. BEN, DALI: Ben de. KUYRUKSOKUMU KADIN: Size ısrarla baktığımı herhalde farkettiniz. Sizi büyüleyici buluyorum. BEN, DALI: Ben de. KUYRUKSOKUMU KADIN: Abartmayın! Beni görmediniz bile. BEN DALI: Ben kendimden söz etmiştim. KUYRUKSOKUMU KADIN: Bıyıklarınızı böyle yukarıda nasıl tutuyorsunuz diye hep merak etmişimdir!
BEN, DALI: Hurma. KUYRUKSOKUMU KADIN: Ne? BEN, DALI: Hurma, dedim. Palmiye ağacının meyvaları. Her yemekten sonra hurma istiyorum. Getiriyorlar. Yedikten sonra ve ellerimi yıkamadan önce bir güzel bıyıklarımı sıvazlıyorum. KUYRUKSOKUMU KADIN: !!!! BEN, DALI: beni o dileğe zorlamak için kurulmuş bir düzen, bir gösteri senfonisiydi. En önemli parçalardan biri ise, Beaubourg diye anılan Georges Pompidou kültür merkezindeki görkemli Salvador Dali sergisi. O yaşlardaki bilgisizliğimle, Dali'yi "şarlatan" diye niteliyordum. Tüm yapıtlarını biraraya getiren sergi salonuna girdiğimde, Beaubourg'un tavanının ortasına asılı dev bir kaşık içinde sallanan "ustanın ünlü arabası" Rolls Royce, bu kanımı pekiştirdi. Sonra yavaş yavaş Dali'nin inanılmaz boyutunu keşfettim. Ve Hz. Isa'nın haça "çivisiz" gerildiği dev tablosu karşısında küçülerek, ne kadar cahil ve toy olduğumu kabul ettim.
Dali, bir dahiydi. Ne. şarlatan, ne de deliydi. İnsanların ne kadar aptal olduklarını anlamış ve onlarla hep dalga geçmişti. Şu günlerde, ustanın güncesini oluşturan, "Bir dahinin anıları"nı okuyorum. 10 Mayıs 1957'de şunları yazmış defterine: "Dünyada monoton ve sık aralıklarla çok şık, yani az güzel, fakat kuyruk sokumları canavarca gelişmiş kadınlarla karşılaşıyo-
Hurmanın bir iyiliği de, sinekleri çekmesi. KUYRUKSOKUMU KADIN: İğrenç! BEN, DALI: Sineklere bayılırım. En mutlu olduğum anlar, güneşte sineklerin üstümü kapladığı zamanlar. KUYRUKSOKUMU KADIN: (Sözlerimin içtenliğine kesinlikle inanmış olarak) Nasıl dayanırsınız böyle bir şeye? Sinek çok pistir. BEN, DALI: Pis sineklerden nefret ederim. Yalnızca temizlerini severim. KUYRUKSOKUMU KADIN: Pisini temizinden nasıl ayırıyorsunuz? BEN, DALI: Bir bakışta anlarım. İster kentli olsun, ister köylü, karnı şişkin, kanatları kara sinekler pistir. Ben tertemiz, neşeli, Balenciaga'dan giyinen Alpaga kostümlü sinekleri severim. Üstümü kaplayan sinekler bir gün beni rahatsız ederse, dehama yakışan paranoyak düşüncelerim artık eskisi kadar güçlü değil demektir. Onların farkına varmadığım sürece, beynim eskisi gibi işliyor anlamına gelir!"
Işte böyle diyor, Dali, sevgili okurlar. Çevremizi kaplayan pis ve temiz sinekleri görmezden gelebilmek için bizim de ya Dali ya da deli olmamız gerekiyor gibi.
[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagrossi]
