Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1996

Paris barları

Milliyet · 2 Haziran 1996

Paris kenti bir salyangozdur desem, bana inanır mısınız? İnanın, inanın. Doğru söylüyorum.

Yirmi ilçeden oluşan Paris'te, bu ilçelere "yuvarlama" eylemden türetilen bir deyimle "arrondissement" denir ve merkez Notre Dame kilisesi alınarak, birinci, ikinci, üçüncü diye sıralanan ilçeler bir salyangoz kabuğu gibi kendi üstüne sarılır. Tarih içinde değişik mimari ve sosyal yapılara sahip olan bu ilçelerin kimi daha turistik, kimi daha varsıl ya da yoksul birer yapı gösterir. Her birinin karizması başkadır. Paris'liler, "arrondissement"larını severler. Züppeler, genellikle "on altıncı"yı yeğlerken, havyar sosyalistleri denilen varsıl solcular, beşinci ve altıncıya yerleşiktirler. Yabancı göçmenler, genellikle on sekizinciyi seçerler.

Havyar sosyalistleriyle aram pek iyi olmasa da beşinci arrondissement'ı pek severim ben. Luxembourg parkından "Büyük Adamlar"ın ebedi istirahatgahı Pantheon'a doğru tırmanırken hep aynı büyüye kapılır, heyecanlanırım. Victor Hugo, Emile Zola, Jules Ferry gibi "Fransız ulusuna mal olmuş" ünlü sivillerin anıtkabiri olan Pantheon'un tam yanındaki otel, "Büyük Adamlar Oteli" adını taşır. Ama aynı semtte, Pantheon'a gömülmeyecek "küçük adamlar"ın gittiği nefis "bistro"lar da vardır. Bistro hem bar, hem meyhane. Türkiye'deki uygulamada, gerek barların, gerekse meyhanelerin belli ve ayrı toplum katmanlarına, sosyal sınıflara hitap ettiği düşünülecek olursa, varsılın yoksula karıştığı, duvarcı ustasıyla en ünlü yazarın ahbaplık ettiği "bistro" kültürü, bizim ülkemizde yok.

Bu kültürle yetişmiş fotoğrafçı dostum Carco, bistroda bir kız arkadaşıyla içki içmektedir. Kafayı epeyce bulmuş bir müşteri, kıza fena sarkınca, Carco araya girer ve laf dalaşından sonra adama, "Erkeksen dışarı çık," der. Araya girerler, adam gider. Ancak ertesi akşam, bistroya gelen Carco'yu aristokrasi armalarını taşıyan bir mektup beklemektedir. Bir gece önceki adam "kont" olup, kendisini düelloya davet etmekte ve Carco'dan, "kılıç, tabanca ya da boks" arasında bir tercih yapmasını istemektedir. Bizim arkadaşın bu işe canı sıkılır. Savunduğu kız arkadaşı sevgilisi bile olmayıp, tabancadan korkmakta ve kılıç konusunda hergele kontun, bistro tezgahında kadeh indirip kaldırmaktan başka spor bilmeyen kendisinden daha idmanlı olduğunu düşünmektedir. "Boks dersem, olsa olsa kafam gözüm yarılır, canımı kurtarırım" diye düşünür ve kontun düello çağrısına, yumruklarını konuşturmak üzere olumlu yanıt verir.

Üç ay sonraya sözleşirler ve Carco, ilk yumrukta yıkılmamak için her sabah Luxembourg parkında koşmaya, bir boksör arkadaşından da ders almaya başlar. Kontun kulağına kar suyu kaçar ve boyu posu yerinde Carco'dan çekinerek, düelloya gelmez. Bir gün yine aynı bistroda karşılaşırlar, "Ne oldu, niye gelmediniz?" diye soran Carco'nun omuzuna dostça vuran Kont, "Unutun bu saçmalığı mon cher, geçmişte kaldı," der. Bu arada alışık olmadığı aşırı Luxembourg koşuları, Carco'nun bacağında bir damar tıkanmasına ve o saat sigarayı bırakmasına yol açmıştır...

Bistro kültürüyle tanışmadan önce, Pantheon anıtkabirine tırmanan yolda, "Büyük adam nasıl olunur?" diye sorardım kendi kendime. Tezgah sohbetlerinin tadına varalıberi, kendinden farklı sınıflara açık olup "küçük adamları" dinleyenlere "büyük" denildiğini anladım.

Beşinci arrondissement'daki "Kılıç Papazı" sokağında, güneşli havalarda kaldırıma masa iskemle atan "Le Mauzac" bistrosunun formika tezgahında, amber renkli bir sıvının dolu olduğu kadehimi "küçük adamların" şerefine kaldırıyor ve kendini büyük sanan cücelere, nanik yapıyorum.

Darısı başınıza.

[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagrossi]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1