Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1996

Topuk tıkırtıları

Milliyet · 9 Haziran 1996

Benim ülkemde niçin postal sesleri, makosen sesleri, kauçuk taban gıcırtıları, şıpıdık terlik, laçin ve mes sesleri duyulur da, yüksek ökçelerin vuruşu, ince topuk tıkırtıları duyulmaz, diye düşünmüşümdür hep.

Sanırım Dino Buzatti'nin bir öyküsüydü. Italo Calvino'nun da olabilir. Yanılıyorsam bağışlayın, ayrıldığım her erkekte, ömrümün birer parçasını ve kitaplarımı bıraktım. Yazamayacağı bir romana başlayan bir yazarı anlatıyordu, öykü. Kara daktilosunun başında, çaresiz bir adamı. Adam, beğenmediği tümcelerin ölü beyaz güvercinler gibi biriktiği çöp sepeti dolup taştıkça, sorumluluğu evin içinde yankılanan topuk tıkırtılarına yükler olmuştu. Topuklar çınladıkça […]nın en büyüğü, onların analarının acısıydı. O anaları tabutlardan koparmak savaş kazanmaktan daha zor oldu. Subaylar emir verdiler, askerler rap rap geldiler ve silahların gölgesinde zaptedilebildi o anneler.

"Kötü şeyler oluyor bu koca ülkede, bu koca dünyada. Gitgide kötü şeyler oluyor. İçimde koca bir çığlık bugünlerde. Yüreğim acıyor. Yorgun ve yalnızım bu koca ülkede. İnsanlar, yaşamı savunmak adına ölüm kusuyor diğer insanlara. En taze ve en serin soluklar, çocuklar öldürülüyorlar 'büyüklerin' savaşlarında. Kurşun askerler silahlarını kuşanıp, 'öldürmek için doğdum' yazılı miğferleriyle savaşa gidiyorlar, son vermek için başka yaşamlara." Ölüp giden onlar nefreti çoğalıyordu, ökçelerin üstünde yükselen kişiye. Karısıydı bu. Ya da sevgilisi. Kesinlikle emindi, bu adım sesleri olmasa, yazabilecekti romanı.

Günün birinde, topuk tıkırtıları duyulmaz oldu evin içinde. Kadın gitmişti. Yazar, bu kez sessizlikten yazamadı romanı. Ve yüksek ökçelerin çınlamasını özlemeye başladı.

Tam bir hafta oluyor. Geçen cumartesi, toprağa verdik annemizi. Levent camiinde kılındı namazı. İmam duasını okurken, benim kafamda Charles Aznavour'un "La Mamma" şarkısı çınlıyordu. Hepimiz gelmiştik, hepimiz oradaydık. Öksüz, yetim ve çaresiz. Çatısı uçmuştu evimizin. Yaşamın cephesi artık bizim mevzilerimizdi. Ön saftaydık artık.

Levent camiinde o gün, güney doğu cephesinde şehit olan 21 ve 22 yaşındaki iki erin cenaze namazı kılındı. "Acı mı?.. Yoksa biz henüz hiç doğmadık mı?" diye yazmış bir okuyucu mektubunda.

Başkalarının kanıyla savaşmak kolay. Başkalarının kanıyla savaşanları sevmiyorum. Ve hiçbir davanın, hiçbir idealin, uğrunda gencecik insanları ölüme gönderecek kadar yüce olduğuna inanmıyorum. Ey postal, çizme, makosen, laçin ve mes adımları. Bir an için kesin gürültünüzü ve bu ülkedeki yüksek ökçelerin tınısını, topuk tıkırtılarını, kadınların, anaların sesini dinleyin. Söyledikleri belki hoşunuza gitmeyecek, ama düşündürdükleri, anlayana ve dinleyene yeni bir pencere açacaktır.

Hiçbir zaman söz vermeyen, ama her zaman tutan doğaya bırakın "ölüm" kararını. Oğullarımızı ölüme göndermeyin. Çünkü onlara yaşamı da siz vermediniz. Almaya hakkınız yok.

[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagrossi]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1