Vak! Vak! Vak!
Milliyet · 28 Temmuz 1996
İnsan ömründe, övüncün sevinçle birleştiği zafer anları, bir elin parmaklarını geçmeyecek saatlerle sınırlıdır çoğu kez. Yıllarca didinerek yetiştirdiğiniz çocuğunuz, diplomasını "iyi dereceyle" aldığı zaman duyulan gururdur bu. Kan revan içinde kalan nasırlı elleriniz, kırık tırnaklarınızla çalıştığınız toprak parçasından ilk filizlerin yeşermeye başladığı andır.
Bu gururu birinci kez, yıllar önce Tüyap Kitap Fuarı'na, ilk kitaplarımı imzalamaya giderken tattım. Henüz İspanya muhabirliği yapıyordum. Oğlumla bir taksiye bindik. Şişhane'ye doğru yol alırken, şoför bir kaset koydu, teybe. Çok sevdiğim bir filmin, şampiyonluğa hazırlanan bir koşucunun öyküsünü anlatan "Ateş Arabaları'nın müziğiydi. Benim de yaşamım bir maratondu, birdenbire o müzikle, filmle özdeşleştim. Şampiyonluk peşinde koşmuyordum elbette. Ama dişimle, tırnağımla, beynimin tüm nöronlarını, milyonlarca satırda, milyarlarca sözcükte harcayan bir kulvara girmiştim. Yanıma, yöreme, önümden gidenlere, arkamdan gelenlere bakmadan koşuyordum. Antrenörüm yoktu. Sırtımı sıvazlayan, terimi silen, su veren kimsem yoktu. Bırakın dopingi, koçlarım, rakiplerim, kimi yöneticilerim paçamdan çekerek, çelme takarak düşürmeye çalışıyorlardı. Ama ilk üç kitabımı imzalamaya, okurlarımla ilk kez karşılaşmaya gidiyordum işte. İçimi, boşlukta yüzüyormuşum gibi bir başdönmesi sardı, ağlamaya başladım taksinin içinde. Oğlum küçüktü. Sevinçten ve gururdan ağladığımı anladı. Ama niye sevindiğimi, niye gururlandığımı anlamadı.
İkinci kez, Paris'te geldi başıma. 1994 yılı baharında, bir cumartesi akşamı Seine sokağındaki La Palette kahvesine, dostlarımla çene çalmaya gittim. Yazar akradaşım Jacques Vallet boynuma sarılarak karşıladı. "Kutlarım," dedi. Şaşırdım. Neyi kutladığını anlamamıştım. "Haberin yok mu?" dedi. "Le Canard Enchaine, Balladur dosyasında senden söz ediyor!"
Le Canard Enchaine, yani Zincirli Ördek, yalnız Fransız basınının en prestijli gazetesi olmakla kalmayıp, dünyada başka hiçbir örneği bulunmayan, tüm gazetecilerin "Bir gün ben de..." diye umutsuz düşlerini kurduğu bir siyasal mizah gazetesiydi. Ok gibi fırlayıp yerimden, Zincirli Ördek'in özel sayısını almaya koştum. Zamanın başbakanı Edouard Balladur'ün incelendiği dosyanın son sayfası, benim pazar yerinde başbakanla yaptığım röportajın öyküsünü anlatıyor, sözlerimi ara başlık olarak kullanıyor ve başbakan hakkındaki görüşlerimle bitiriyordu yorumunu.
Yine boşlukta yüzer gibi oldum, başım döndü sevinçten. Ama yabancılar vardı çevremde, ağlamadım.
Zincirli Ördek'in, benim Milliyet'te yayınlanan röportajımdan nasıl haberli olduğunu önce anlamamıştım. Daha sonra Fransa'da sürgünde bulunan Cezayirli bir kadın gazeteci ve yazar, Ghania Mouffok adlı arkadaşımın, Balladur'le olan maceralarımı, belgeleriyle birlikte Zincirli Ördek'e "takdim ettiğini" öğrendim. Son günlerde, Türkiye'de olanları izlerken, sürekli Ghania'yı düşünüyorum zaten. Ghania, üç yıl önce ülkesinden kaçmak zorunda kaldı. Cezayir'deki gazetesinde, köktendincilerin gerçek gücünü ve sözümona laik hükümetlerin azını anlattığı zaman, iktidar vuruyordu kendisine. Köktendincilere karşı yazı yazdığı zaman ise, camilerde adı okunarak hedef gösterilmeye başlamıştı. Artık gazetecilik yapamıyordu ülkesinde. Fransa'ya geldi ve bir kitap yazdı. Le Canard Enchaine gibi basın organlarında parça başı işler yaparak yaşamaya çalışıyor şimdi.
Cezayir'deki sansür, yasaklı dönem artık Türkiye'de. Üstelik seçimle geldiler. Belki bizim de sürgündeki gazeteci olacağımız günler yakın. Hak ettik mi böyle bir sonu? İnanmıyorum.
[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagrossi]
