Yazılar ve mazılar
Milliyet · 18 Ağustos 1996
Bir yazının sarhoşluğu, içki sarhoşluğuna benzemez. Sözcükler, kadehler gibi ardarda dizilir, gözlerle içilirler. Damak tadının imbiğinden geçen içki, yavaş yavaş çarpar kişiyi. Oysa göz imbiğinin ardında, beyin süzgeci vardır. Tümceler takılmadan geçer bir süre ve ansızın, hızla, tokat gibi iner, insanın anılar, acılar ve zevkler yüklü belleğine. Bir sözcükte sarhoş olur, yazıya vurulur, ağlar ya da gülersiniz.
Elbette, beyin emeği, göz nuru, gerçek bir yazıdan söz ediyoruz. Yazı diye sunulan, "mazı"lardan değil.
Yazı ile mazı arasındaki fark, kükürtle yıkanmış beton tankerlerde karılan ucuz şarapla, meşe fıçılarda dinlenen yıllanmış şarap arasındaki kadardır. Birincisi baş ağrısı yapar, ikincisinde eşsiz bir uçuculuğun, hafifliğin yarattığı sarhoşluğun ardından, zımba gibi kalkarsınız.
Mazıların, yazılardan daha çok para ettiği Türk basınında, mazarların ününden, afır ve tafırından geçilmez, "mözcük" trafiği sıkışır, yazarlar boğulur, "sözcük"lere yer kalmaz. Onlar, yepı kadar sağlam, ancak bir onca narin omurgalı sırtlarını sıvazlar, cesaret verir, yer verir, onurlandırır. O zaman, kaleminde gülücükler açar yazarın, ağlatır ve güldürür, soluklanır, uçar, yaşar... Okuyucudur bu güç, bir de okuyucunun sesine, tepkisine kulak veren gazete yöneticileri, yayımcılar.
Yüksek Ökçeler, sizin verdiğiniz destek bu sayıda sekseninci haftasını kutluyor. Bu sütunda, yazı mı yazıldığı, mazı mı mazıldığını söylemek bana düşmez. O karar, sizin kararınız. Ama Yüksek Ökçeler'in her örneği, beyaz leke olabilmek çabası ve niyetiyle yazıldı. Beklenen tek nimet, sizin beğenmenizdi. Sesiniz, eğer bu sayfaları yöneten, Freud'u damıttıktan sonra okuyucuya bir şurup üslübunda sunmasını bilen Emre Aköz'ün sesiyse eğer, sırtımı sıvazladığınızı söyleyebilirim. Yüksek Ökçeleri, her hafta sevgiyle, özenle sayfaya hazırlıyan sessiz ve bir onca derin arkadaşım, bilge olacağına yazı işleri müdürü olan Engin Yılmaz, çılgın bir vitrinin ardında çekingen ve kırılgan bir güzellik saklayan Nora Romi, niteliği niceliğe yeğlemek gafletinenlerdir. Gerçek yazarlar ise, "mazı"ya yenilenler.
Yazarların çok parası yoktur. Okuyucusu vardır, ancak yazar da, okuyucu da, son toplamda "yenilirler". Belki de çok lezzetli olduklarından, çıtır çıtır, kıtır kıtır kemirilir, artıkları bir köşeye atılır.
Temizliğin, saflığın tadı başkadır.
Bir köşeye atılmayı kaldıramayan pek çok yazar, zamanla satılmış ve "mazar" kervanına katılmışlardır. İnatçı olan bazıları, kirli kara üstünde beyaz bir leke gibi, hala bir köşeye tutunmaya, süpürge darbelerine, zımparalama girişimlerine rağmen yaşamaya, yani yazmaya çalışmaktadırlar. Çünkü yazmak, onlar için yaşamdır. Yazamazlarsa, "mazamayacak" kadar beyaz etli olduklarından, dayanamaz, ölürler.
Kimi kez, birileri kırılgan ve nazik ellerinden tutar onları, kocaman başlı bir çiçeğin incecik sapına düşecek kadar genç ve inançlı Turan Fazıl, mizah ve tango üstadı Tunç Turunç olmasaydı eğer Yüksek Ökçeler'in topuk tıkırtılarını sevenler arasında, yetmişinci haftayı göremezdi bu satırlar.
Türkiye, herşeyin, her an sil baştan, varların yokluğa, yokların varlığa mahkum edilebildiği bir ülke. Bir gün, sizi benden ayırabilirler. Yüksek Ökçeler, son kez tıkırdar ve susarlar.
Öyle bir gün gelirse eğer, üzülmeyin sakın. Yalnızca taklitlerinden sakının. Ve İspanya İç Savaşı'nı düşünün, unutmayın. Yazıların ve yazarların ömrü, tüm haksızlıklara karşın mazıları da, mazarları da gömecek kadar uzundur, uzun olmalıdır.
Anımsayın: İspanya'nın yenik cumhuriyetçileri, Hasta Siempre Companeros, demişlerdi, geri çekilirlerken.
Son yazı haftaya... Ondan sonra bir gün mutlaka.
[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagrossi]
