Bazıları soğuk sevmez
Radikal · 4 Ocak 1997
Napolyon Bonaparte'ın, bütün Avrupa'yı fethettikten sonra niçin Moskova önlerinde çözüldüğünü anlamak için dün bütün Fransa'yı katetmem gerekti sevgili okurlar. Bizi Paris'e götürecek o görkemli hızlı trenlerden birine, TGV'ye binmek için Montpellier garına geldiğimde, ortalık ana baba günüydü ve duyuru panolarında iptal ya da rötar ışıkları yanıp sönüyordu. Önce kar yolları kapattı sandık. Sonra, "Vaucluse Nükleer Enerji Santrali..." sözü çalındı kulağımıza. Bekleyen yolcular arasında bir dehşet rüzgârı esti. Yoksa soğuk dolayısıyla santral mı çatlayıp patlamıştı? Derken durum anlaşıldı. Paris'e giden trenlerin geçeceği bölgede bir değil, tam üç enerji santrali vardı. Bu santralların soğutma sistemlerinden su buharı çıkıyordu. Ancak hava sıcaklığının eksi 22'ye vurması dolayısıyla, santrallardan çıkan buhar buz olup demiryollarının, karayollarının üstüne dökülüyordu. Dört santimetre kalınlığındaki buz tabakası nedeniyle Paris'e geçit yoktu. Saatler süren bekleyişten sonra Bordeaux istikametine bir tren kalktığı ilan edildi.
Üşüyen horozlar gibi boynumuzu içeri çekip, bir sağ, bir sol ayağımız üzerine tünediğimiz buz gibi peronlardan kendimizi son umut trenine attık. Yolcular arasında müthiş bir dostluk ve dayanışma başladı. Birbirine kazak, hırka ikram edenler, su verenler, sandviçlerini paylaşanlarla cıvıl cıvıldı vagon. Rahatlığı ve düzeni bireysel yaşayan Fransızlar, 'felaket' karşısında toplumsallaşmıştı birden. Karşımda altmış yaşlarında, mavi gözlü, tombul ve sevimli bir adam oturuyordu. Eğilip kendini tanıttı: "Adım Charles, ama Carolus derler..."
Carolus, Paris varoşlarının sorunlu, yani şiddetin kol gezdiği Rabelais lisesi müdürüydü. Tam 37 tabiyetten öğrencisi vardı. "Ama en zorluları Türkler ve Yugolar" diyordu. 'Yugolar'dan kasıt, eski Yugoslavya göçmenleriydi. "Afrikalıları, Arapları sigaya çektiğin zaman, arkadaşlarından başlayıp analarına babalarına varıncaya kadar ihbar eder, çözülürler. Yugolar ve Türkler tek başlarına oldukları zaman bile kafa tutuyor, korkmuyorlar." Carolus'nün okulunda iğfal vardı, hırsızlık vardı, öğretmenlere dayak atılıyordu, olmayan tek şey 'uyuşturucu alışkanlığı'ydı. "Çünkü" diyordu Carolus, "Hemen hepsi uyuşturucu satıyor, satıcı oldukları için de kendileri kullanmıyorlar!" Bütün bunları tatlı tatlı anlatıyordu, yaşlı adam. Öylesine belliydi ki sevdiği bu yitik çocukları... "Niçin" diye sordum kendisine.
Gözleri daldı. "Bizim lisenin bir müzik öğretmeni var" diye anlatmaya başladı. "Tatlı kaçık, orta yaşlı bir kadın. Bir gün bana geldi, UNESCO salonlarında çocuklarla konser vereceğim, diye tutturdu. Bizim haylazlarla Verdi'nin İl Trovatore operasını sahneye koyacaktı. Ne dedimse dinletemedim. Sonunda bütün okul, velisi ve öğrencisiyle seferber oldu. Aylarca kostümler dikildi. Okulun koridorları aryalarla inliyordu. UNESCO'daki konser öylesine başarılı oldu ki, şimdi operada görev alan öğrencilerden dördü Paris konservatuarında. Burs aldılar ve uyuşturucu satıcılığını bıraktılar. Öğretmen de dövmüyorlar artık. İşte bu yüzden umutluyum hâlâ. Fransız devriminin mirası cumhuriyetçi ve laik okula hâlâ inanıyorum ben."
Geceyarısı vardığımız Bordeaux kentinde, karzedeleri Paris'e götürecek TGV'ye aktarıldık. Başkente sabah dörtte varabildik ancak. Montpellier'yi Paris'e bağlayan beş saatlik yolu, Fransa'yı yandan dolanarak 14 saatte alabilmiştik. Ama dağarcığımda Carolus vardı. Ve bu ülkeyi Fransa yapan idealist insanların, uyuşturucu satıcılarını soprano ve tenor yapan inançları.
Eve varınca bulduğum ilk faks, Radikal'in birinci sayfasıydı. Polisin, babasını işkence altında ve 'yanlışlıkla' öldürdüğü küçük Erdem'e yetimhane aranıyordu. Türkiye ile Fransa, 1997 yılına aynı zamanda girdiler. Ama Erdem Duran, sesi güzel olsa bile konservatuara giremeyecek. Fransa'nın yolları buzdan, geçici olarak kapalı. Ya Türkiye'nin?
