Aşklarımız, fantazmalarımız
Radikal · 6 Ocak 1997
Demek ki neymiş? Türban namus değilmiş. Türban, akıl değilmiş. Her türbanlı hatun saygın değilmiş.
Belki inanç da değildir türban.
Aczmendi lideri Müslüm Gündüz'le hamamlıkta basılan Fadime'nin öyküsü, bize türbanı 'ahlak' ve 'dindarlık' ölçüsü olarak sunanların ne kadar büyük bir yanılgı içinde bulunduklarını, eğer yanılgıya düştüklerini kabul etmiyorlarsa, ne kadar kocaman birer yalancı olduklarını öğretti. Türbanlıların, mini etek giyenlerden daha saf, daha temiz, daha dürüst olmadıklarını anlattı. Hatta türbanlı kızlarımızın, cinselliğin içgüdüsü, yasak aşklar ve yaşamın tuzaklarına karşı alnı açık, saçları rüzgârda salınan laik kızlarımıza oranla daha zayıf ve dirençsiz olduklarını kanıtladı. Fadime'yi ayıplamıyorum. Kınamıyorum, ama acımıyorum da. Eğer bir insan üniversiteyi bitirdikten sonra yaşamın gerçeğini dergâhlarda arıyorsa, yaşadığı ülkenin yasalarını hiçe sayıp bir hocanın imam nikâhına 'he' diyecek kadar budalaysa, telefondaki bir sesin "boş ol!" demesiyle yıkılıp çareyi yine bir başka hocanın kucağına düşmekte buluyorsa ve bu insan yirmi yaşını çoktan geride bırakmışsa, yaptığı seçimlerin bedelini ödemektedir. Sorumluluğunu taşımaktadır.
Cinsel aşkta fantazmalar önemli yer tutar. Fantazma, bilinçli ya da bilinçsiz isteklerin, cinselliği uyaran düşsel parçasıdır. İnsan çiftleşmesiyle hayvan çiftleşmesini ayıran en önemli öğedir fantazma. Hayvanlar sevişirken siyah jartiyer ya da kırmızı sutyen takmasını istemezler dişilerinin. Yalnızca insanlara özgüdür, yüksek ökçeli rugan ayakkabılar, seksi iç çamaşırları, bir ipek çorabın iç gıcıklayıcı şavkıması ya da bir yırtmacın derinliklerine doğru uzanan loşluklar önünde duyulan heyecan.
Hiç unutmuyorum, lise sıralarındaydık henüz. Güzeller güzeli bir kız arkadaşımla, Yılmaz Güney'in bir filmine gitmiştik. Doğrusu filmin konusunu unuttum, ama dağa kaldırılan bir kız falan vardı işin içinde. Sinemadan çıkışta, güzeller güzeli arkadaşımın gözleri parlıyordu. Al aldı yanakları. "Hayrola?" dedim. "Biliyor musun" diye başladı hülyalı bir sesle. "Güçlü kuvvetli bir erkeğin beni dağa kaçırmasını ve zorla ırzıma geçmesini isterdim!"
Hayretler içerisinde kaldım.
Genç kız arkadaşlarım arasındaki yaygın fantazmalardan biri de 1970'li yıllarda Deniz Gezmiş harıl harıl aranırken, yakışıklı devrimciyi dolaplarına saklamayı hayal etmekti. Aralarında çok aklı başında, çok iyi aile kızları vardı. Fadime ile bu kızlar arasındaki fark, onların hayallerinden utanç ve korku duymamaları, şiddet ve gizlilik içinde yaşanan cinselliğin 'yasak' çekiciliğini itiraf etmeleriydi kendi kendilerine.
Bence Fadime, cincilerle, büyülerle falan aldatılmadı. Kendisine yasakladığı bir cinselliğin karşı durulmaz çağrısını, fantazmalarını mistik ambalajlara sararak yaşadı. Mazoşizmin zevk acılarını, bir kucaktan diğerine geçerek dualarla, büyülerle tattı. İş sarpa sarınca da her korkak gibi kurban rolüne soyundu.
Aczmendi denilen şehvet düşkünlerine gelince, onların da fantazmaları var. Kapalı olanı açmak, görünmeyen saçları avuçlamak, kalın mantolar altında titreyen vücutlara dokunabilmek onların cinselliğini gıdıklayan öğeler. Kilitli kapıların anahtar deliğine göz uydurmak, ulaşılmaz denilene varmak, temiz görüneni kirletmek arzusuyla kıvranıyorlar.
Demek ki neymiş?
Türban, çarşaf, sakal, sarık, asa ve tespih, aslında namus ve din simgeleri değilmiş. Bastırılmış bir cinselliğin fantazmalarından ibaretmiş. Tıpkı kamçı, sivri topuklar, siyah jartiyerler ve kırmızı sutyenler gibi. Arada hiçbir fark yok. Ama birinciler, ikincilerden daha tehlikeli. Çünkü onlar, Türkiye'yi almaya çalışıyorlar koyunlarına!
