Adalet Kazan, Çiller kepçe
Radikal · 13 Ocak 1997
Refahyol hükümeti, bol keseden attığı bütçe harcamaları için para fonu arıyormuş. Eski araba ithali, dövizle emeklilik, özelleştirme, Hazine arsalarının satışı falan derken, son çare Erbakan'ın uyuz papağanı ile Çiller'in bülbülü satışa çıkarılmış. Bülbül, dili sürçe mürçe de olsa güzel şakıdığı için hemen müşteri bulmuş. Adamın biri bastırmış parayı, Çiller'in bülbülünü alıp gidecek. "Yok" demişler. "Papağan ile bülbülü birbirinden ayıramayız, bülbülü istiyorsan mutlaka Erbakan'ın papağanını da alacaksın!"
Adam, "Bu papağan uyuz" demiş. "Ben yalnızca güzel şakıyan bülbülü istiyorum, niye ikisini birden alayım?"
"Güzel şakıyan bülbül, ama..." demişler. "Beste papağanın!"
Susurluk olayının başından beri, Erbakan ve avenesinin, Çiller'in bülbülü kafese girecek diye ödleri kopuyor, sevgili okurlar. Şarkı dağarcığı tükenen bülbüle harıl harıl yeni besteler, yeni güfteler arıyor uyuz papağan. Susurluk araştırma komisyonu, aslında bülbülün şarkıları kesilmesin diye kuruldu. Beste komisyoncuları, aradılar, taradılar, devletin içinde 'çete' bulamadılar. Çetenin olmadığına ilişkin çetele hazırladılar, Şevket Kazan'ın eline tutuşturdular, Çiller'i çamurdan çıkarttılar.
Artık Türk adaleti Kazan, Çiller kepçe. Daldır daldır ye. Daha da var mı de. RP papağanlarının, DYP bülbülünü kurtarmak için yaptığı kahramanca fedakârlıklar, araştırma komisyoncularının besteleriyle de bitmedi. Susurluk unutulsun diye, alelacele Özdemir Sabancı'nın katili, Vehbi Koç'un kayıp naaşı bulundu, Fadime hamamlıkta basıldı, iffetsefili Müslüm Gündüz ve cinci hoca Ali Kalkancı da hapse atıldı. Dikkat ederseniz bütün bunlar, adaletin Kazan'ında pişirilip sunuldu.
Erbakan'ın uyuz papağanı, ökseci Adalet Bakanı'yla ne kadar övünse yeridir.
Şevket Kazan geçen ay Avrupa'yı turladı, biliyorsunuz. Ben de kendisini ilk kez, Paris'te yaptığı basın toplantısında tanıdım. "Ben bakanlığa geldiğimden beri, kimse cezaevlerine giremedi!" diye övünüyordu. Kimseden kastı, yabancı maydanozlardı. "Çünküüü... Hapishanelerde bizim gösterdiğimiz şefkati kimse gösteremez bizim insanımıza" diyordu. "Ben onlara (yabancılara) salt kendi mahkûmlarını görmek isteseler mani olmam. Ama adamlar, bizimkileri de görmek istiyorlar. Olur mu kardeşim, bizim hapishanelerde hastalık var. Doktor, hastanın iyiliği için yanına giremezsiniz deyince, girilmez. Bizim hapishaneler de hasta. Hastalık geçene kadar göstermeyeceğiz!"
Bulduğu benzetmeden çok hoşnut olduğu belliydi. Ançak söylevinin bu yerinde, kulunuzun çatlak sesi duyuldu: "Efendim, karantinaya aldığınıza göre hapishanelerimizin hastalığı galiba bulaşıcı!"
Bir an sessizlik oldu. Şevket Kazan yüzüme baktı. Bakışları yıldırım olsa, o saat kül olmuştum. Sinirli bir sesle: "Bu soruya cevap vermeyeceğim" dedi.
O gün bugündür, Şevket Kazan'ın bizim hapishaneleri niye yabancı denetçilere, basın organlarına falan göstermediğini anladım. Bu yabancılar, Türkiye'de mahkûmlara eziyet ediliyor sanıyorlardı. Oysa gelip görseler, eziyetin yalnızca hapise tıkılana kadar yaşandığını, hapiste ise çay kahve, baklava börek, yarenlik, sohbet, zikir, fikir, dövüş idmanları, basına dağıtılan kaset, cep telefonları ve fakslarla cinayet planları falan yapıldığını anlayacaklardı. Türkiye'de dışarda ile içerde olmanın farkı, yasadışı eylemlerin içerden daha güvenlikli yönetilmeleriydi.
İşte bu kapsamda anlamadığım tek şey, Susurluk dosyasının niçin kapatılmak istendiği. Failleri dışarıda korumak yerine, alıp içeri tıksalar, herkes başını dinleyecek. Adamlar içerde rahat rahat işlerini çevirecekler, biz de hapse girdiler, Türkiye kurtuldu sanıp sevineceğiz.
Bülbülü kafese koymaktan niye korkuyorlar bu kadar? Kafesteki bülbül daha iyi şakır, diye mi acaba?
