Ulu Hakan Erbakan
Radikal · 15 Ocak 1997
Erbakan ve avenesi, Osmanlı İmparatorluğu'nu pek severler. Ancak her sultanı değil, bazı sultanları ve özellikle Abdülhamit'i takdir ederler. Fransız Fayard yayınevinin çıkardığı ve Robert Mantran'ın yönetimindeki bir dizi tarihçi tarafından kaleme alınan 'Osmanlı İmparatorluğu Tarihi'ni okurken, Erbakan ve avenesinin Abdülhamit'ten aldıkları 'feyz' ve 'şevk'i bir kez daha anladım. 19 yüzyıl sonundaki Türkiye ile 20 yüzyıl sonundaki Türkiye arasındaki benzerliklere bir kez daha şaşırdım.
Abdülhamit, Kadiri tarikatının bir müridiydi, sevgili okurlar. Abdülhamit zamanını 'Tanzimat'tan ayıran en önemli özellik, İslam dininin merkezi devlet politikasına temel alınması oldu. 'Kızıl Sultan'ın tahta geçişiyle, saraya 'seyyid', 'hoca' ve 'molla'lardan oluşan bir sürü doluştu. Daha çok cami yapımına hız verildi, okul programlarındaki din dersleri arttırıldı. İmparatorluğun gücünü İslam dini çevresinde pekiştirmek isteyen Abdülhamit, Cezayir, Mısır, Hindistan ve Çin Müslümanlarına özel elçiler gönderdi, bu elçileri özellikle Rifai ve Kadiri tarikatlarından seçti. Saraydaki tarikatçıların en önemlisi de zaten, Suriye asıllı 'Osmanlı Rasputin'i, Rifai tarikatından Şeyh Ebülhüda idi.
Ancak sade bir yaşam sürer gibi görünen dini bütün Abdülhamit, sultanlığı sırasında görkemli bir servet toparlamıştı. Bu serveti Osmanlı bankalarına emanet edemedi, pek güvendiği ekonomik danışmanı, zamanın Mercümek'i ya da Uçuran Çiller'i diyebileceğimiz Galatalı Ermeni sarraf Agop Zarifi aracılığıyla Avrupa'daki yabancı bankalara yatırdı. Abdülhamit'in serveti öylesine büyüktü ki, ölümünden sonra paylaşımı için iki yabancı finans şirketi, yıllarca çalışmak zorunda kaldı.
Peki Abdülhamit zenginleşirken, imparatorluğun ekonomisi ne durumdaydı dersiniz? Ulu Hakan, Osmanlı Devleti'nin dış borçları için 'Düyun - u Umumiye'yi kurarak, imparatorluğun Mısır ya da Tunus gibi 'ödeyemez' duruma ve dolayısıyla Avrupa'nın pençesine düşmemesini amaçlıyordu. Ancak kazın ayağı, pençeye karşı koyamadı ve 'Düyun - u Umumiye' bir süre sonra devlet içinde devlet haline geldi. Tüm imparatorlukta 750 şubesi vardı, maliye bakanlığından çok daha fazla personel, yani 5500 kişi çalıştırıyordu ve devlet gelirinin % 30'una el koyuyordu.
Robert Mantran'ın kitabı, Ulu Hakan Abdülhamit Han'ın dönemi için, "Osmanlı İmparatorluğu, yirminci yüzyıla yarı sömürge olarak girmişti" diyor. Dini bütün Abdülhamit, öylesine vermişti ki devletin dizginlerini yabancıların eline, 1907 yılında Japonya, Türkiye'de büyükelçilik açmak için Fransızlar, İngilizler, Almanlar gibi 'kapitülasyon' ayrıcalıkları talep etmişti!
Abdülhamit'in, kapattığı gazeteler, hapse attığı, öldürttüğü gazeteciler ve basına uyguladığı sansürle, Türkiye Cumhuriyeti'nde kapanan gazetelerin, öldürülen ve hapsedilen gazetecilerin yanı sıra, yakın zamanda çıkarılmak istenen basın yasası arasındaki benzerlik çok düşündürücü. Abdülhamit'in Güneydoğu'daki Kürt aşiretlerini, Ermeni isyanını bastırmak için kullanması, bugünkü terörist Kürt korucu Kürt politikasının ağababası. Abdülhamit'in kendi güvenliği için kurduğu ve Kürt aşiret temsilcilerinden oluşan Hamidiye fırkası ise Sedat Bucak gibilerini çevresine toplayan, Meclis'e sokan zihniyetin kayınpederi, sevgili okurlar.
Şimdi diyeceksiniz ki benzerlikler tamam. Ama bu portre yalnız Erbakan değil. Olanlardan yalnız Erbakan da sorumlu değil!
Erbakan'ın avenesinden söz ederken salt RP'yi mi kastettiğimi sanıyorsunuz?
1997 Türkiyesi Abdülhamit dönemine döndüyse eğer, yıllardır izledikleri politikalarla bugünkü hükümeti iktidara taşıyan, yolunu açan ve gözünü yuman, askerinden siviline tüm devlet adamlarıdır, o 'avene'.
