Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Makûs masal

Radikal · 19 Şubat 1997

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, "dört nala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e kısrak başı gibi uzanan" bir ülke var imiş. Bu ülkede suçlular baş tacı, suçsuzlar kapı paspası, hırsızlık iktidarda, namus ayaklar altındaymış. Düşüncenin kaderi infaz, hüküm cellatlarınmış. Karanlık ruhlar yurdun afakını sarmış, aydınlık isteyenlerin rızkı dayakmış. Devletin temellerine yılanlar dolanmış, cemaatin gözüne baka baka konuşan çatal diller yalanmış. İktidara yapışan bu fecaat mahlukatın, böylesine mebzul yalan söylemeleri kolay olmamış aslında. Ruh doktorlarından medet görmeleri gerekmiş. Örneğin ülkenin baş vezir hademesi ve hariciye vekili, bir gün yalan söylemekten bunalıma girip, ünlü bir psikiyatriste başvurmuş, tedavi istemiş. Muayenehanede sırasını beklerken, bir de ne görsün? İçerden ülkenin baş veziri çıkmıyor mu? "Hayrola" demiş, sarıbaş hariciye vekili, akbaş vezire. "Siz de mi yalancılıktan tedavi görüyorsunuz? Yalan söylemeyi bırakabildiniz mi bari?" Baş vezir çukur gamzeli çehresiyle sırıtmış: "Yok canım, yine yalan söylüyorum ama, bu sefer kendimle iftihar ediyorum!"

Yalanlarıyla iftihar ede ede, el ele vermişler iki cüce, iyice yerleşmişler ülkenin yücelerine. Kapkaççı baş veziri ve hademesini istemeyen çokmuş ama, cemaatin uğultusu, şakşakçı duvarlara çarpıp kırılıyormuş. Millet, elinde mumlarla yollara dökülmüş, "aydınlık istiyoruz" diye yürüyormuş örneğin, kapkaççı vezirin şakşakçı vekili, "Mum söndü oynuyorlar" diyormuş.

Cemaatin kızgınlığı arta dursun, devletin divanına büyük bir çamaşır makinesi kurulmuş. Vezirlerin kirli çamaşırları, hamarat reziller tarafından aklanıp paklanmaya başlamış büyük bir maharetle. Biri birinin raporunu yıkarken, öteki berikinin raporunu çitiliyor, biri birini çivitlerken, öteki berikini duruluyormuş.

Sonunda tüm hırsızlar, namussuzlar, alçaklar ve adiler, sütten çıkma ak kaşık gibi oluveriyorlarmış ulu divanın çamaşır makinesinde. Oysa karardıkça kararıyormuş yurdun afakını saran bulutlar.

Bu işte bir terslik varmış ama, ne?

Masalın sonunu ben de bilmiyorum, sevgili okurlar. Her gün, sizin gibi ben de televizyonlardan izliyorum "arkası yarın" diye diye Brezilya dizilerine taş çıkartan uzunluktaki bu masalı. Bizim masal dinleme çağımız geçti. Çocuk değiliz, artık. Bıktık, istemiyoruz temcit pilavı gibi tekrarlanan yarım yüzyıllık senaryoları. Ama masalcılar inatçı. Habire debire sundukları teranenin sonu hep aynı.

Suçlular dışarı, suçsuzlar içeri. İnsan yakanlara af, adalet isteyenlere laf salatası. Sonunda top, tüfek.

Peki çözüm?

Çözüm, herhalde beşikte sallanırken başımızda bulduğumuz ve kazık kadar olduğumuz halde bize hâlâ ninni söyleyen otuz yıllık, kırk yıllık taka reislerinden gelmeyecek. O başların yaralarımıza süreceği bir dirhem merhemleri olsaydı, zaten yaralarımız kurtlanmazdı. Bugüne değin hep onlar baştaydılar. Önceleri saçları vardı, kulakları duyardı. Şimdi saçları döküldü, kulakları ağır işitiyor. Ama aynı nato kafa, nato mermer. Otuz yıldır, kangrene dönüşen her yaramızın, kesilip atılarak tedavisinin tarihi tanıklığından başka işe yaramadılar.

Bu masalın sonunu yalnızca biz getirebiliriz. Sizin, bizim oluşturacağımız ortak bilinç ve sivil toplum örgütleri. Ne zaman toplanıp yürüyebilirsek, o kirli çamaşırların yıkandığı 'divanı âli'nin önüne, toplanıp da bir daha dağılmazsak, o zaman yenebiliriz bu 'gaf dağı' ülkesinin makûs talihini.

O divanı ablukaya almalıyız.

İçindeki cerahat çıkana kadar bastırmalıyız.

Gerçek temizlik, çıban patladıktan sonra başlayacaktır.

Yoksa sonumuz yine kangren. Yine kesip atmak gerekecek bir yanımızı.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1