Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Yarış atları

Radikal · 23 Şubat 1997

Bazı gazetelerin üçüncü sayfalarından nefret ediyorum. Hülya'nın memeleri, gencecik yaşında intihar eden çocuk cesetleriyle aynı sütuna dizilmiyor mu, çıldırıyorum. Ajda'nın silikonlu ağzı, gözü morarmış, dudağı patlatılmış, kıyasıya dövülmüş minicik insan suratlarının yanına yapıştırılmıyor mu, isyan ediyorum. Çoğu kez bakmıyorum bu sayfalara.

Karnesinde tahrifat yaptığı öğrenilince, "Anneme babama yalan söyledim" diye incecik boynunu bir ağacın dalına asan 14 yaşındaki Selçuk'un ölümünü, Umur Talu'nun satırlarından okudum. O gece rüyama girdi, çocuk Selçuk'un bir ipin ucunda sallanan kısacık ömrü. Anaların babaların yarış atları gibi sınavlara hazırladığı, kazanamayınca intihar eden, kötü karne getirince dövülen, mutlaka iyi okuması istenen yüzbinlerce çocuğu düşündüm.

Ve kendi babamı...

Ben de çok korkardım babamdan. Annemden değil, babamdan.

Öksüz ve yetimdi babam. Kendi çabası ve devletin desteğiyle, sonradan dünyanın en iyi okullarından biri olduğunu öğrendiğim Polytechnique'te okumuştu. Anadili gibi Fransızca konuşurdu. Askerdi. Ve benim de kendisi kadar iyi olmamı istiyordu eğitim babında. Sınıflarımı geçsem de bir türlü beğendiremezdim notlarımı. O zamanlar, Notre Dame de Sion'un orta sonu, bir eleme sınıfıydı. Diğer Fransız okullarından gelecek öğrencilere yer açmak için kötüleri elerlerdi. Ve o yıl benim başımda kavak yelleri esiyordu. İlk kez âşık olmuştum. Tam dört dersten ikmale kaldım. Dame de Sion tarihinde bunca dersten ikmal verip liseye geçebilen yoktu. Okul, umudunu kesmişti benden. Karnemi eve götürdüğümde, ölmeyi göze almıştım. Ya babam öldürecek, ya da ben kendimi. Oysa yaşamımdaki en büyük dersi o gün, hiç bağırmayarak, dövmeyerek, sövmeyerek verdi bana. Felaketin boyutları, omuzlarını çökertmişti. Öfkelenemedi bile. Yalnızca, "Zengin değilim ben" dedi. "Seni bu okulda okutmak için belli bir para biriktirmiştim. Üç yıllığın kaldı. Eğer bu okulu üç yılda bitirirsen, ne âlâ. Yoksa, paranın bittiği sınıftan çıkarsın!" Sonra dönüp gitti ve yaz boyunca ağzına almadı okul lafını.

O dört ikmal verildi. Ve okul zamanında bitirildi.

Bugün benim oğlumun doğum günü. Minicik ellerini, hokka gibi ağzını, burnunu, kadife tüylerle bezeli başını ilk kez kollarıma aldığım günü düşünüyorum onun. Öylesine büyük ve geriye çıkık bir kafası vardı ki, herkes "Çok akıllı olacak bu çocuk, diyordu. Oysa okula başladığı ilk yıl, şimdi gülerek andığım bir Fransız öğretmen, "Senin oğlun çok ağır ve yavaş anlıyor, normal okula devam edemez, özel okula göndermelisin!" diyor, seninki geri zekâlı, demeye getiriyordu. Zamanla, bizim oğlanın edebiyat, tarih ve coğrafya ile hiçbir ilgisinin olamayacağı anlaşıldı. Yine zamanla, pozitif bilimlere karşı zaafı olduğu ortaya çıktı...

Bugün yirmi yaşına giriyor ve elektronik mühendisi olmaya hazırlanıyor.

Dünyayı kimler yönetiyor, bilmiyor. Küreselleşme ekonomisinden de haberi yok. Ancak denizlerin ve göğün niçin mavi olduğunu, insanoğlunun bir gün ışık hızıyla yıldızlara gideceğini biliyor. Uğraştığı matematik formülleri, bana başka bir gezegenin dili gibi geliyor.

Öyküyü tersine de çevirebilirsiniz. Fen derslerine ilgisiz, ancak tarihi ve edebiyatı iyi bilecek çocuklar da düşünebilirsiniz. Yeter ki kızmayın onların kırık notlarına, dövmeyin masum yalanları için.

Çocuklar incecik boyunlarını geçirmesinler ilmeklere.

Onlar yarış atları değil. Başarılı olmanın koşulu, iyi okumak, eğitim yapmak bile değil. Üzmeyin onları. Aptal ya da akıllı, hepsinin üstesinden geleceği bir alan vardır. Yeter ki o alanı, onlarla birlikte keşfedin.

Bırakın sevdikleri toprakta yeşersin çiçekler. Çiçekler kırılgandır, bükülmesin boyunları.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1