Şeriat kuzuları
Radikal · 26 Şubat 1997
"Brezilya'dan Gelen Çocuklar" filmi, bir Hollywood yapımıydı. Gerçeğe ne kadar sadık kalmıştı, bilmiyorum. Ama senaryo, tüyler ürperticiydi. İkinci Dünya Savaşı'nın kötü dehası Doktor Mengele, Hitler'in gövdesinden aldığı canlı hücreleri sıkı sıkı saklamıştı. Diktatörün ölümünden sonra, bu canlı hücrelerden 94'ünü, 94 adet Alman kadının rahmine yerleştiriyordu. Amaç, Hitler'in canlı kopyası olan 94 çocuk yaratmaktı. Doktor Mengele, Führer'in tıpkısının aynısı olmak için yalnızca aynı genlerle doğmak değil, aynı çevrede büyümek gerektiğini de hesap etmişti. Hitler babasını 14 yaşında yitirdiğinden, Alman kadınlardan doğacak 94 canlı Hitler kopyası çocuklar doğup büyüyüp 14 yaşlarına varınca, hepsinin babalarını öldürmeyi de planlamıştı. Gregory Peck, Doktor Mengele rolündeydi. 1978 yılı yapımı Franklin Schaffner'in filmini milyonlarca seyirci gibi ben de izledim. Belki siz de anımsıyorsunuzdur. Ve benim gibi gülüp geçmişsinizdir siz de zamanında.
Oysa bugün İngiliz Nature dergisinde yayımlanan İan Wilmut ve Keith Campbell'in imzasını taşıyan makaleye gülemiyorum. Çünkü makaleyi yazan iki bilim adamının yaptığı bilimsel devrim, bilimkurgu yazarlarının hayal gücünü aştı, Mengele'nin kuramını yaşama geçirdi.
Gazetelerde okumuşsunuzdur: Bu iki bilimci, dünyada ilk kez bir memeli hayvanın, bir koyunun memelerinden aldıkları canlı hücreleri, çekirdeğinden boşaltılmış bir başka koyun yumurtasına yerleştirdiler, bu birleşime elektrik akımı verdiler ve bir laboratuvar tüpünün içinde bir kuzu cenini yarattılar. Cenin oluştuktan sonra yine bir koyunun rahmine yerleştirildi ve zamanı gelince, başlangıçtaki hücrelerin sahibi koyunun canlı kopyası bir kuzu doğdu.
Olayın doğal doğum yoluyla anadan geçen genetik mirasla ilgisi yok. Çünkü ortada ana dölü yok. Baba diye bir şey yok, çünkü deneyin içinde koç spermatozoidi yer almıyor. İkiz dediğimiz doğal genetik aynılığı da söz konusu değil, çünkü Dolly isimli şirin kuzu, hücresinden çıktığı koyunun benzeri değil, tıpkısının aynısı. Bir memeli hayvanın, fotokopi makinesine konmuşçasına ve üstelik geleneksel üreme yolunu es geçerek, yani erkek sperminin kadın yumurtasını döllemesine hiç gerek kalmadan, tıpkısının aynısı olarak çoğaltılması, yüzyılın en büyük biyoloji devrimi.
Canlı kopyalama yönteminin hayvan dünyasından insan dünyasına sıçraması, yalnızca bir deontoloji sorunu. Yoksa ölüleri bile, cesetlerden alınan hücrelerle tıpkısının aynısını yaparak diriltmek mümkün görünüyor. Demokrasi rejimleri, ileri teknoloji sahibi ülkelerde yerini faşist rejimlere bıraktığı takdirde, istenen özelliklerde insanların çoğaltılması gündeme gelirken, istenilmeyen özelliklerde insanların yok edilmesi artık hayal olmaktan çıkıyor.
Canlı kopyalama tekniği Türkiye'ye de sıçrar mı dersiniz? Sanmıyorum. Biliyorsunuz, Türkiye'nin parlak geleceği şeriattan geçiyor. Şeriat dediğiniz, bin yıl önce yazılmış kuralların topluma egemen kılınması. Bu dogmalarda 1997 yılında varılan canlı kopyalama yöntemi öngörülmemiş, nedense.
Zaten ihtiyacımız da yok, insan hücrelerinden yola çıkarak birbirinin aynısı kopyalar yaratmaya. Şöyle bir bakın, yeşil bayrakla yürüyen insanlara. Hepsi birbirinin tıpkı basımı. Söylevleri on üç yüzyıldır değişmemiş. Kafalar aynı tornadan çıkma. Eller aynı matkabı sallıyor. Şeriatçılar haklı. İngiliz bilimciler ancak beceriyorlar, onların bin küsur yıldır yaptıkları seri imalatı.
