Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Samanlıkta Zühtü ritmi

Radikal · 3 Mart 1997

Belki siz de aynı koşullarda yetişmişsinizdir. Benim çocukluğum, parti liderlerine oy verilen bir evde geçti. Yani annem ve babam seçim sabahları erkenden kalkar, her zamankinden daha özenle giyinir kuşanır, sandık başına gider ve oylarını, tuttukları liderin partisine atıp dönerlerdi. Bu liderler benimkiler için önce İsmet İnönü'ydü, ardından Bülent Ecevit oldu. Annem 85, babam 75 yaşına kadar yaşamalarına rağmen, ömürleri üçüncü bir lideri eskitmeye yetmedi.

Padişah kulluğu geleneğinden olsa gerek, cumhuriyet çocukları olmamıza rağmen biz Türkler, parti liderlerimizden hastalık ya da ölüm ayırıncaya kadar vazgeçmeyiz. Ben İsmet İnönü'ye yetişemedim. Oy verme çağında gözümü açtım, Süleyman Demirel'i, Bülent Ecevit'i gördüm. Yirmi yıl arayla, oğlumun oy verme çağına da yetiştiler. Allah gecinden versin, galiba beni onlar gömecek.

Ancak ne onlara, ne de başkalarına oy vermedim ben. Çünkü 1970'li yıllarda, demokrasinin liderlere değil, ilkelere göre ve belli insanlar tarafından oluşturulan partilere oy vermek olduğunu anladım. Belki yanılıyorumdur, ancak hiçbir siyasal toplulukta, kendimi içinde görebileceğim bir düşünce aynası bulamadım ve sanki çok değerliymişçesine, oyumu sakındım hepsinden. Yıllardır elimde kalan bir tek oyumla, bugün annemin ve babamın niçin partilerin değil, liderlerin peşinden gittiklerini kavramış bulunuyorum. Partilere ve düşüncelere oy verselerdi, onlarınki de benimki gibi evde kalacak, "oy kurusu" olup çıkacaktı.

Dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına gelen bu gerçeğin ışığında, artık liderlere daha yakından bakıyorum. Geçen gün, bizim parlamento çatısı altında olup kariyerlerine hiç gölge düşmemiş liderlerin bir listesini yapmaya kalktım. Karşıma üç isim çıktı. Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz ve Deniz Baykal.

Bülent Ecevit'in, dürüstlüğüne karşın en "askeri" lider olduğunu düşünüyorum. Yaş gereği midir, yoksa doğuştan mı vardı bilmiyorum, ama Ecevit ve partisi arasındaki ilişki, artık bir emir komuta zinciri. Şaşırdığım tek şey, sevgili arkadaşım Ahmet Tan'ın, o ince zekâsı ve mizah yeteneğiyle nasıl olup da hâlâ bu kireçlenmiş emir komuta zinciri içinde yer alabildiği.

Mesut Yılmaz ve Deniz Baykal ise demokrasi ve demokratik ilkelere uygunluk konusunda kendime en yakın bulduğum iki isim. Deniz Baykal, sınırsız kültürü, insan saygısı ve "feylezof"luğuyla kazandı kalbimi. Benim kalbim nedir ki? Önemli olan yığınların gönlünü kazanmak diyeceksiniz. Haklısınız. Ama Türkiye yığınlarının bugünkü konumunda, kalabalıkların gönlünü kazanamamak konusunda Deniz Baykal mı hatalıdır, yoksa o yığınların gönlünde mi aramak gerekir yanlışı, bilmiyorum.

Mesut Yılmaz'la diyalog kurmak zor. Daha çok dinleyen ve her konuştuğunu ölçen bir insan. Ama, ardını ve çevresini oluşturan kurmay heyeti üzerinde hiçbir baskı kurmadan, insanlara değer vererek kendisine değer verilmesini sağlaması açısından hayranlık uyandırıyor.

Yılmaz'ın kurmaylarından Aydın Milletvekili Yüksel Yalova'ya göre, Türkiye'de politika yapmanın birinci koşulu, insan yüreğinin "Zühtü" ritmine sahip olması. Tarihini tam olarak anımsamıyor, ama geçmiş yıllardan birinde UNESCO Kültür Komisyonu toplanmış ve dünyada sanayi toplumunun ritmi nedir, diye tartışmış. Sonuç olarak Türkiye'de İbrahim Tatlıses'in, "Samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü..." türküsündeki temponun, ideal kalp ritmiyle aynı olduğuna karar verilmiş. Ve bizim Zühtü türküsü, sanayi toplumlarının çalışma temposu olarak folklorik kültür simgesi seçilmiş.

Yüksel Yalova, şakayı ciddiyetle yapan genç ve aydın bir politikacı. Benimle dalga mı geçti, yoksa gerçek bir olayı mı anlattı, emin değilim.

Ama düşünüyorum da, çok akla yakın geliyor. Türkiye'de Meclis'i ayağa kaldıramayan politikacıların, galiba önce samanlıktan saman kaldırmaları gerekiyor. Yoksa meydan, ülkeyi samanlığa atanlarla, atanları basanlara kalacak ve cürmü meşhut kaçınılmaz olacak.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1