İstanbul hatırası
Radikal · 9 Mart 1997
Siz bu satırları okurken, ben İstanbul'da olacağım dostlar. İçim kıpır kıpır, bir haftadır kabıma sığamıyorum. Gözlerim görmüyor, duymuyor kulaklarım Paris'i. Oysa bahar geliyor, özsuyu yürüyor Convention meydanındaki ıhlamur ağaçlarının dallarına, besbelli. Ama benim burnumda bir hamsi kokusu, asla hamsi bulunmayan Paris balıkçılarının önünden geçerken kıvranıyorum. Bir tavada nar gibi kızarmış, kızarırken kuyrukları birbirine yapışmış hamsiler hayal ediyorum. Geçen gün Türk gazetelerinde, bizim balıkçıların "talep yok" diye küçük hamsileri çöpe atıp, yalnız büyük hamsileri tezgâha koyduklarını okuyunca, çıldırdım! Ah ben ne güzel kızartırdım o minik hamsileri, kılçıklarıyla, başlarıyla yerdim hem. Evde Türk kahvesi kalmadı. Geçen gün kahveciye gidip, bizimkine en yakın gördüğüm çekirdek kahveyi, Türk kahvesi inceliğinde çekmesini istedim. Tamam, dedi. Zaten değirmende, "Türk kahvesi" işaretli bir öğütme düğmesi var. Gerçekten de aynı incelikte çekti. Gel gör ki pişirince, bizim kahve değil. En az kavrulmuşu bile, düpedüz yakılmış. Acı oluyor. Acaba kahveler de bozulmuş mudur Türkiye'de? Son gittiğimde uğradığım kahvelerde, Nescafe ve expresso, bizimkini kapı dışarı etmişti de...
Kaşar peynirim de bitti, sabah kahvaltıları için. Dönerken bavulumu dolduracak maddelerin listesini yapıyorum: Yağlı eski kaşar, dil peyniri, zeytin ezmesi, kuş gönü pastırma, Cumhuriyet sucuk... Ben öyle havası alınmış, plastiğe boğulmuş sucuk sevmem. Dilin cilvesine bakın ki, geleneksel tadını koruyan bir sucuk kaldı, onun da adı Cumhuriyet. Çocukluğumun damak tadı, yağlı eski kaşarı bulmak da zor olacak. Ama arayacağım. Balık pazarındaki dükkânlara güveniyorum. Giderek azalan Levantenlerin alışveriş ettiği o güzelim çiçek pasajı, balık pazarı, alıştığım lezzetleri bulabildiğim tek yer artık. Bir şey olacak, değişecek diye ödüm kopuyor. Her gidişimde biraz daha yer alan plastik ev eşyalarını, giyim kuşam dükkânlarını korkuyla izliyorum.
Ya "Bugün avlandım, çok tazeyim!" etiketleri taşıyan balıkların kırmızı tahta tepsileri, marulların çiçek gibi açıp turpların yeşil rokalar arasında salındığı tezgâhlar, incecik soğan demetleri, manavın "Ye beni!" tabelası astığı altın sarısı Ahlat armutları, Amasya elmaları, gerdanlık gibi dizili mandalinalar, portakallar, görücüye çıkmış kız gibi salınan meyve tablaları yok oldularsa Çiçek Pazarı'ndan? Ne yaparım ben, nasıl doyururum İstanbul'a aç gözlerimi?
Uçaktan inince ilk işim, taksiciye: "Vefa'ya çek!" demek olacak. Bavullarım arabada kalır, şoförü de davet ederim, ağzına kadar sarı leblebiyle dolduracağım bardaklarımı, patlayıncaya kadar Vefa bozası içeceğim. Bizim fotoğrafçı Daniel'e sözüm var, ona da tattıracağım. Acaba Atatürk'ün gümüş kapaklı bardağı hep vitrinde midir? Duvarları ayna kaplı mıdır, mermer midir hâlâ masaları Vefa Bozacısı'nın? Daniel'e, "Görünce bayılacaksın!" demiştim, haklı çıkacak mıyım?
Siz emin misiniz Vefa Bozacısı'nın yerinde durduğundan, o güzelim dükkânın aynı kaldığından? Kaç zaman oldu siz Vefa'ya uzanıp boza içmeyeli? Paris'te yaşamakla İstanbul'da yaşamak arasında, Vefa Bozacısı'na uğrama sıklığı açısından ne fark var?
Gidebildiğiniz yerler bile hızla değişiyor Türkiye'de, farkında mısınız?
Bizim mi sayılır artık, İstanbul denebilir mi sarıkların, cüppelerin, tekkelerin teslim aldığı Fatih'e?
İstanbul'a geliyoruz, Daniel'le birlikte. Bol bol fotoğraflarını çekeceğiz onun, son kaleleri düşmeden önce. Dünü biliyoruz, bugünü de.
Ama yarın? İstanbul hatıralarının, yalnız fotoğraflarda kalma olasılığı var.
