Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Dün gece İstanbul

Radikal · 12 Mart 1997

Dün gece Kallavi'de, büyüğün karşısındaki küçük dükkân özenle hazırlanmıştı. Bitişik masalarda çiçekler vardı, sucuğun acısı, lakerdanın iyisi, balığın dirisi aranmıştı. İri bakladan fava, körpe ciğerden tava yapılmış, soğanı ince kıyım atılıp, maydanozu unutulmamıştı. Enginarlar kütür kütür seçilmiş, mayonezin en tazesi çırpılmış, havuçlu haydari hazırlanmıştı.

Masalar at nalı biçiminde dizilmişti. Elbette öyle dizilecekti. Masayı çevreleyenler, Türk usulü adaletin çiftesini yemişlerdi. Üç yılları geçmişti Türk hapisanelerinde. En güzel anıları Metris'tendi.

Dün gece Kallavi'de, büyüğün karşısındaki küçük dükkândan ayrılmadı Cengiz. Garsonlar orkestrasını kaş göz hareketleriyle yönetiyor, saygın sakalını sıvazlayarak gülümsüyordu müstesna konuklarına.

Erdal Atabek, Şefik Asan, Hüseyin Baş, Gencay Şaylan, Aykut Göker, Ali Sirmen, Ali Taygun, Erol Özkök, Niyazi Dalyancı, Orhan Taylan'dılar onlar.

Her biri çoğul, oysa ne kadar tekil ve az sayıdaydılar. Türkiye aydınlansın istemişlerdi bir zamanlar. Meydanlar "ana"kronik ve "baba"kronik hastalarla dolmasın, politikacılar çalıp çırpmasın, gençler "kaleş"lere hedef olmasın demişler...Önce Sağmalcılar, ardından Metris'i boylamışlardı. Adilerin arasında siyasi suçluydular.

Dün gece Kallavi'de, büyüğün karşısındaki küçük dükkânın kapısında B1 yazıyordu. "Barış" davasının sanıkları, hapisten çıkışlarının onuncu yılını kutluyorlardı. Avukatları Turgut Kazan, Mine Sirmen ve dostlarını da çağırmışlardı.

Gazeteci, doktor, yazar, sendikacı, avukat, ressam, aktördüler. Yarım yüzyılı devirmişti hepsi, şu kavanoz dipli dünyada Türkler adam gibi adam olsunlar, diyerek. Her birinin kanatları yanmıştı biraz, aydınlık isteyerek.

Dün gece Kallavi'de, büyüğün karşısındaki küçük dükkândaki kahkahaları duyanlar, Sağmalcılar ve Metris'te geçen yılları uzun süren bir tatil köyü sefası sanırdı. Nasıl sanmasınlar ki? Metris'ten geriye yalnızca fıkralar kalmıştı. Kendilerine bakılırsa mahkemeye çıkarılırken birbirlerine zincirlenmelerine bakıp ağlanacak bir yan yoktu, onlar "heavy metal"cilik oynuyorlardı.

Bir CMS'ye doldurup arada hamama götürüyorlardı onları. CMS yüksekti, inmeleri için önce bir bidona, ardından bir iskemleye basmaları gerekiyordu. İskemlenin taşınması kolaydı da, sürücü Memedin, bidonun önündeki Memetçiğin "Gel, gel,gel...Solla, solla, hayır sağa, hop! Dur..." komutlarına uygun olarak yaptığı uzun manevraları, aylarca ve ses çıkarmadan seyrettiler. Derken, beraat ettirileceklerinin kesinleştiği celse öncesi, son hamam sefasına sıra geldi. Sürücü Memetçikle kâhya Memetçiğe: "Kamyonu bidona yaklaştırmak yerine, bidonu kamyona yaklaştırsanız, daha kolay olmaz mı?" dediler. İki Memetçiğin kafalarını kaşıyıp, "Doğru yav! Daha önce niye akıl etmedik da?" deyişlerine güldüler yıllarca.

Dün gece Kallavi'de, büyük dükkânın karşısındaki küçük dükkânda ak saçlı, ak sakallı, saçsız ama bıyıklı, pırıl pırıl bakışlı dürüst insanlar, artık aralarında olmayanlara ve hapisten çıkışlarının onuncu yılına kadeh kaldırdılar.

Belki de onlar, beraat ettikleri bir davadan üç yıl içerde kaldıkları için Türkiye kamyonu, bidonlara göre manevra yapıyor hâlâ. "Gel, gel, gel, biraz sağa, hep sağa kır!" diyor hâlâ anakronik değnekçiler.

Kimse çıkıp Türkiye'nin direksiyonunu çevirmek yerine, bidonu yaklaştırmayı akıl etmiyor. Edenleri içeri tıkıyor Türkiye. Hâlâ. On yıldan beri değişen bir şey yok. "Baba"kroniklerden "ana"kroniklere miras kaldı meydanlar. O kadar.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1