Kaldırım geyikleri
Radikal · 15 Mart 1997
Bir haftalığına teftişe çıktığım İstanbul'a, bu kez yalnız gelmeyip bizim fotoğrafçı Daniel'i getirdiğime müthiş pişmanım. Adamın Fransız olduğunu biliyordum da, bu kadar Fransız olduğunu bilmiyordum. Garip garip sorularıyla başımı ağrıtıyor. Örneğin benim bin kez önünden geçip görmediğim, yıkılmaya terk edilmiş bir Osmanlı eserini gösteriyor: "Bu ne?" diyor. Bakıyorum, kir pas içinde, harap bir cami. Söylüyorum. "Niye onarmıyorlar?" diyor. "Herhalde paraları yok" diyorum. "Peki o zaman Taksim'e cami nasıl yapacaklar" diye soruyor. "Ona para var" diyorum. "Çirkin ve yeni camilere harcayacaklarına, bu güzelim eski camileri onarıp temizleseler ya" diye ukalalık ediyor.
Fransız mantığı işte, ne olacak. Fesat yerlerden ve kötü niyetli birilerinden, İstanbul surlarının, Bizans kiliselerinin ve İslami olmayan eserlerin "taş parçası" sayıldığını, kültürsüzlük bakanımızın gözünde hiçbir değer taşımadığını duymuş. "Bu adamlar Osmanlı İmparatorluğu'na heveslenmiyorlar mıydı?" diyor. "Evet," diyorum. "Ama Ayasofya'yı Osmanlıların onardığını, Mimar Sinan sayesinde ayakta durduğunu söylemiştin" diyor. "Osmanlı'nın onardığını, ellerinden gelse yıkacak bağnazlığı nereden edinmiş bunlar?"
Verecek yanıt bulamıyorum, canım sıkılıyor. Ukalalığı bu kadarcıkla bitse, yine iyi. Bir yüzyıl önce miydi, yoksa geçen yıl mı, unuttum, yanlışım varsa düzeltin beni: Hani bir Habitat toplantısı yapılmıştı İstanbul'da, anımsıyor musunuz? O toplantı yüzü suyu hürmetine, kaldırımları da yenilenmişti ya İstanbul'un...İşte o günlerde de gelmişti Daniel. Eski kaldırımların yıkılıp yeni kaldırımlar yapıldığını gözleriyle görmüştü. Bu kez bir baktık, yeni kaldırımların büyük bölümü, hiç değiştirilmeseler de olurmuş. Çünkü aynı bir öncekilerin suratına benzemişler. Kırılmışlar, dökülmüşler, yer yer sökülmüşler.
Habitat çalışmaları sırasında bizimki şaşırmıştı: "Yahu betondan kaldırım kenarı dökülür mü? İki günde parçalanır. Niye granitten yapmıyorlar?"
Fransızın kartezyen mantığı bazen çekilmez oluyor. Kendisine uzun uzun, bizim güzel ülkemizde pek fazla granit olmadığını, pahalı sayıldığını, kaldırım kenarlarını o yüzden betondan dökmek zorunda kalındığını anlatmıştım.
Yine birileri doldurmuş anlaşılan, politikacılara taş çıkartan nutuklar atıyor şimdi bizim fotoğrafçı Daniel: "Türkiye'ye her şey ithal ediliyor. Köpek mamasından ayakkabıya kadar bir yığın parayı veriyorlar. Seksen kez kaldırım değiştireceklerine bir kez granit ithal edip doğru dürüst yapsalardı, çok daha ekonomik olurdu!" diye buyurmasın mı?
Tepem iyice attı. Ne yapalım yani? Bizim İstanbul'un kaldırımları, dilberleri gibi oynak. Kırılgan ve dökülgen. Beğenmeyen yürümesin üstünde. Alternatifler çeşitli. İster İSKİ çukuruna düşer kafasını kırar, ister arabaların altına atar ezer kendini.
Daniel'in ukalalıkları kent mimarisiyle de bitmiyor. Dün kendisini arkadaşım Hasan Deniz'e teslim ettim. "Al git başımdan, biraz kafamı dinleyeyim," dedim. Bizim Hasan bir de "playboy" arkadaşını takmış peşine, üç kafadar Çiçek Pasajı'na gidip başlamışlar geyik sohbetine. Daniel'in çevirmen aracılığıyla anladığı kadarıyla, hanımların çok beğendiği bir tip olan "playboy" saatlerce İstanbul'un dört bir yanına dağılan sevgililerini anlatmış, ağızlarının suyunu akıtmış dinleyenlerin. Derken gece yarısı olmuş, alışılmışın dışında suskun kalan Daniel, "Ben gideyim artık," demiş. "Yarın sabah erken kalkacağım." Hasan ve playboy arkadaşı, "Hayrola?" demişler. "Bir durum mu var?" Bizimki cevabı yapıştırmış: "Lale Mansur'un fotoğraflarını çekeceğim de..."
"Playboy"un açık kalan ağzı ve imrentisine, hâlâ gülüyor bizim Fransız fotoğrafçı.
Lale Mansur, aslında benim arkadaşım. İsten Fransız olsun, ister Türk, asıl Lale'yle ben gülüyoruz, erkek milletinin sınır tanımayan geyik yarışına.
