Önce dostlar
Radikal · 2 Nisan 1997
Çamsakızını bilir misiniz? Hasta çam ağaçlarının salgıladığı bir yapışkan nesnedir. Elinizi sürdünüz mü, yandınız. Yıkasanız temizlenmez, sürtseniz çıkmaz, uğraştıkça yapışır, yapıştıkça kirlenir, kirlendikçe bulaşır bir baş belasıdır.
Bugünlerde bir çamsakızı bunalımı yaşıyorum. Ne zaman gazeteleri açsam, karşımda çamsakızı, Refahyol hükümeti. Nereye dönsem, hangi sayfayı çevirsem onlar. İktidara yapışmışlar, koltuklarına bulaşmışlar, üstümüze sıvışmışlar, silkiyoruz düşmüyor, sürüyoruz çıkmıyorlar. Türkiye kurtaramıyor yakasını paçasını, bu vıcık vıcık iktidardan.
Gözüm görmek istemiyor artık yapışkan suretlerini, kulaklarımı tırmalıyor sesleri, okumak istemiyorum marifetlerini.
Dün, Paskalya Yortusu'ydu Paris'te. Yortu umurumda değil de, tatil günüydü, herkes gitmişti bir yerlere, yarı yarıya boşalmıştı güzelim kent. Paris'e bakarak, Paris'i dinleyerek yıkamaya çalıştım çamsakızı bulaşık beynimi.
Le Mauzac'a geldiğimde, kimse kalmamış gibiydi. Eğlence bitmişti. Yortuyu kutlamışlardı kendilerince. Sedefli kabuklarında titreyen saydam istiridyeler ve Paskalya kuzusu yemişlerdi. Ben ciddi insanların ciddi konular üzerine ciddi ciddi konuştukları bir toplantıdan ciddi bir açlıkla geliyordum, onlar doygun göbeklerini tezgâha yaslamış, kehribar renkli son kadehlerin önünde uyukluyorlardı. Yorgun akordeon, bir masanın üzerine terk edilmişti. Akordeoncunun kendisi, olgun bir üzüm salkımı gibi dağıldığı tezgâhtan düşmemeye çalışıyordu.
İsmarladığım Cabernay'in önüne oturup somurttum.
Ayıkken şehla, sarhoşken düzgün bakan Fredy'nin mavi gözleri, gördüler hayal kırıklığımı. Hiçbir şey demedi. Sallanarak kalktı yerinden, akordeonun kayışlarını ağır hareketlerle geçirdi omuzlarına.
"Sana adını koymadığım bir bestemi çalacağım" dedi. Akordeonun nazlı çağrısı doldurdu meyhaneyi. Bir valsti bu, hafif polkaya benziyordu.
Sözleri henüz yazılmamıştı.
Baygın mavi gözleriyle hiç o güne değin çalmadığı gibi çaldı akordeonu. Köşede sevdiğim erkek vardı. Ama ben yalnızca akordeonu görüyor ve Fredy'yi seviyordum. Gönül gözlerimle seyrediyordum onun bembeyaz saçlarını, yaşlı yüzünü. Dostum Fredy'ye âşıktım o an.
Dostlar yavaş yavaş uyandılar. Onların, kimseye kötülük etmeyen çocuk bakışlarıyla ışıldadı ortalık. Sözü olmayan beste bittiğinde, hepimiz çılgınca alkışladık. Kutladık Fredy'yi.
"Aklımda yalnızca bir tümce var, gerisi daha gelmedi" dedi akordeoncu. Biz ısrar edince, aklındaki ilk sözlerini okudu bestesinin:
"Uzaklaşma benden, ne olur, uzaklaşma. Aşk ve dostluk birbirine benzer zamanla. Zamanla gelir, zamanla geçer, zamanla geçtiği gibi geri gelebilir. Uzaklaşma benden, ne olur, uzaklaşma..."
Akordeon son bir iniltiyle sustu.
İlkbaharın ılık iyimserliği kapladı içimizi. Evet, aşk ve dostluk birbirine benzerdi zamanla. İlkbahar, eskiyen aşklardan gizli kaçamakların yapıldığı, bir günlük sevdaların yaşandığı, yeni aşkların doğduğu mevsimdi, bilinirdi. Ama bilinen başka bir şey daha vardı: Tüm aşklar biterdi, tüm aşkların sonu vardı. Oysa dostluk öyle miydi ya? Ömür boyu süren dostluklar, hep biten aşklardan daha önemliydi. Ne demişti George Brassens? Şarkısı yok muydu, "Önce dostlar" diye başlayan. Neydi o şarkının sözleri sahi? Anımsayan var mıydı, hey arkadaşlar?
Sohbetin burasında, meyhaneci Jean Mi altın renkli bir Korsika şarabı çıkardı. "Bu da benden" deyip koydu tezgâhın üstüne. Dışarıda ciddi adamlar, ciddi konularda, ciddi sıkılıyorlardı. İçeride bir kayık, bir akordeon ve hiç sıkılmayan, ciddiyetsiz, ama "önce" dostlar vardı. O kayığa binip uzaklaştım bir şarap denizinde. Çamsakızı bulaşık palamarımı kesip attım.
Hiç pişman değilim, bir günlük sarhoşluklara yelken açmaktan.
