Saraybosna, Sarayeva
Radikal · 16 Nisan 1997
Savaş muhabirliğine hiç meraklı olmadım. Bu isteksizlikte savaştan korkmak kadar, çıldırmaktan korkmamın etkisi var. Sözüm Türkiye'den dışarı, tanıdığım tüm savaş muhabirleri biraz delidirler. Sakin bir yerde, sakin sakin oturup havadan sudan, politikadan ve edebiyattan söz edemezler. Kafaları, son gördükleri vahşete takılı bir plak gibidir. Yerlerinde duramazlar, yalnızca son atlattıkları tehlikeyi, geçtikleri son sınırı, tanık oldukları son patlamayı ve bütün bu haberleri geçerken gösterdikleri beceriyi anlatmak için dururlar, durmaksızın yaşadıklarını anlatırlar. Kan ve savaş, pek çoğunun kanına bir uyuşturucu bağımlılığı gibi bulaşmıştır, kiminin akli dengesi tedavi gerektirecek kadar sarsılmıştır, kimisi sado mazo bir ilişki içinde, hem ağlar, hem gider savaşları izlemeye.
İçimden yalnız bir kez, bir savaşı izlemek geçti. Eğer korkak olmasaydım, Bosna Hersek'teki kanlı dramın içine girerdim. Tüm savaşlarda insanın kasabı insan. Ancak Bosna Hersek'te, niçin, ah niçin böyle bir mezbaha yaşandığını anlamak için görmek isterdim. Niçin olduğunu bile bile anlayamadığımı, kavrayabilmek için.
Size bu satırları Saraybosna'dan yazıyorum. Saraybosna'ya Sarayevo demeyi daha çok seviyorum aslında. Ancak gördüm ki, Boşnaklar ne Saraybosna diyorlar ne de Sarayevo. Kulağıma "Sarayeva" diye ulaşıyor bu simge kentin adı. Yanlış olabilir, şimdiden özür dilerim. Sarayeva'da bir fili elleriyle yoklayarak ne olduğunu anlamaya çalışan, gözleri bağlı bir kör gibiyim.
Ljubliana üstünden, ömrü çeyrek yüzyılı geride bırakmış küçücük bir uçakla geldik Sarayeva'ya. Havalimanı denemeyecek hava hangarına indiğimizde, ilk ürküntüyü savaş helikopterlerini görünce yaşadım. Kara is renkleri, bilim -kurgu filmlerinden çıkmış siluetleriyle "şimdilik" hareketsiz, "şimdilik" uykuda, birer canavar böcek gibiydiler, demir pençeleri üstünde.
Sarayeva'da güneş vardı. Pırıl pırıl, masmavi bir gök üstüne, yüryüzünün koşulları ne olursa olsun aynı dakiklikle doğan, aynı güneş. Bir gün önce Papa İkinci Jean Paul'ü kar tipisiyle karşılayan Sarayeva, bizi bahar havasıyla selamlıyordu. Sürücümüz Osman, Papa'ya husumet gösteren iklimi şöyle yorumladı: "O adam, iki yıl önce, insanlar ölürken gelmeliydi. Şimdi çok geç..."
Havalimanını çevreleyen, balkonları yıkılmış, çatıları uçmuş, duvarları oyulmuş, beton demirleri, göğüs kafesinden fırlamış kemikler gibi dışarıya uğrayan apartmanların savaştan önce nasıl olduklarını hayal ettim. Çirkindiler. Kendi kendime sordum: İnsanlar bu biçimsiz kente sahip olabilmek için mi birbirlerini öldürdüler? Saçma bir soruydu bu elbette. Ne savaşlar ne de barışlar, estetik nedenlerle yapılmazlardı. Peki ne olabilirdi insanların insan mezbahaları kurmaları için neden?
Din. En azından, Bosna Hersek savaşında ana nedenin, çıban başının, baş kasabın, satırı tutan kolun, ciğeri söken hançerin dinsel bir kin olduğunu biliyorduk. Bugün Türkiye'de üç buçuk pompalı tüfek imalatçısının çıkarını kollamayı, koskoca bir toplumu iç savaş tehlikesinden korumaya üstün tutan politikacıların kulakları (patlayıncaya kadar) çınlasın, gelsinler de din savaşı başladı mı nereye varır, Bosna Hersek'te görsünler.
Kilise çanlarının, ezan sesiyle yüzyıllardır birlikte yankılandığı bu yerde bir gün Hıristiyanlar, Müslümanları yok etmeye karar vermişlerdi. Peki, Boşnak Müslümanlar, ezelden ebede Müslüman mıydılar? Gerçekten Müslüman oldukları için mi soykırıma uğramışlardı?
Hayır. Bu bir din savaşıydı, doğru. Ancak Boşnak Müslümanlar, Hıristiyan Sırplar ve Hırvatlar tarafından, 1000'li yıllarda, Müslüman olmadan önce de kazığa çakılıyor, meydanlarda yakılıyor, işkenceyle öldürülüyorlardı.
O zamanlar onlara, Bogomil deniyordu. Hıristiyanlığın içinde, gnostik bir mezheptendiler. Sapkın sayılıyorlardı.
Devamı, cumaya.
