Sarayeva’da zaman
Radikal · 19 Nisan 1997
Geçen perşembe, Bosna Hersek'te Kurban Bayramı'nın birinci günüydü, sevgili okurlar. Sarayeva'ya vardığımızda, kentin kuşkusuz en güzel mahallesi Baş Çarşı'nın, beyaz bezler üstüne Türkçe yazılı "Bayramı Şerifler Mübarek Olsun" afişleriyle donatıldığını gördük. Sarayeva'yı ikiye bölen Milyatska nehri kıyısına, koyun ve keçi pazarı kurulmuştu. Müslüman Boşnaklar, tıpkı Anadolu'da olduğu gibi uzun uzun el sıkışarak kurban pazarlığı yapıyorlardı. Ancak, bayramın burada bir gün önceden, yani arifeden kutlanmaya başlandığını hiç aklımıza getirmedik. Derken savaş sırasında Sarayeva destanını yazan Oslobodenje gazetesinden dostlarla, dinsel bir takvim tartışmasına girdik. Biz Türkler, bayram cuma günü başlıyor, diyorduk. Onlarsa, hayır birinci gün perşembe, diye diretiyorlardı. Sarayeva müftülüğü, Kurban Bayramı'nın birinci günü olarak perşembeyi ilan eylemişti. Neye dayanarak bu kararı almıştı müftülük? Güneşi mi, ayı mı? Bir türlü çıkamadık işin içinden. Sonunda Boşnak dostlar, "Burası Bosna, burada zaman da başka türlüdür" dediler ve savaş zamanı, pek çok insanın günleri şaşırdığını, ayları karıştırdığını, hatta bazılarının aynı saat diliminde oldukları ülkelere telefon ederek saati sorduklarını anlattılar.
Zamanın durduğu zamanlar yaşanmıştı Sarayeva'da, Bosna'da. Saatleri zamana göre yeniden kurmak, zaman alacaktı elbet.
Baş Çarşı'sından yaprak dolmasına, İnegöl köftesinden "kebap" okunan "cevap"larına, Sarayeva'da yaşayıp, Osmanlı İmparatorluğu toprakları içinde olduğumuzu unutmak olanaksızdı. Biz istesek de istemesek de günahıyla vebaliyle beş yüzyıl bu topraklara egemen olmuş, bu insanlara damgasını vurmuş bir geçmişin varisleriydik. Kimimiz mirasyedi çıkmış, har vurup harman savurmuştu dededen, babadan kalanı, kimimiz elinin tersiyle itip "Benim ihtiyacım yok"ları oynamıştı, kimisi ise geçmişin bir daha geri gelmeyecek etiketleriyle oyalanıyordu. Ama hiçbirimiz, hiç kimse, bu kültürel mirası olmayacak dualara amin demek yerine, "rasyonel" olarak kullanmayı düşünemiyor, planlayamıyordu.
Biz Osmanlıyız, diyorduk, ancak eski topraklarımızla ilgili hiçbir resmi politika üretemiyorduk. Kafkasya politikamız yoktu, Balkanlar politikamız yoktu. Türkiye Cumhuriyeti'nde bugüne değin üretilen tüm politikalar, eski sancaklarımıza gidip, "Bak biz aynı imparatorluktan geliyoruz, şu petrol borusunu bizden geçir" ya da Sarayeva'ya gelip, "Şu yıkılan binaları bizim müteahhitler onarsınlar ağbi!" demekten, daha kötüsü, Kuran kursları ya da imam hatip okulları açmaktan öteye gitmiyordu. Osmanlı kültürüne sahip çıkacağız diye, Balkanlar'dan Orta Asya'ya, etkinlik alanlarımızı "Araplaştırmaya" çalışıyorduk. Örneğin Bosna Hersek'e, Sarayeva'ya Türkiye olarak yapmaya çalıştığımız yardım ve yatırımlarda, Osmanlı İmparatorluğu'nun devamının laik Türkiye Cumhuriyeti olduğuna ilişkin tek belirti, kentin en güzel yerine kurulmuş olan, görkemli Ziraat Bankası, o kadar.
Sarayeva inim inim inlerken, "Ben bu ambargoyu resmen delerim!" deyip iki kargo uçağı dolusu silahı indirebildik mi, açık açık? Hayır. Ne yaptıysak gizli gizli yaptık, ne verdiysek çaktırmadan verdik. Irak ambargosu konusunda, "Sizin anlaşmanız beni bağlamaz, bu topraklar benden sorulur, bu sınır benim!" diyebildik mi, sayın uluslararası kamuoyuna?
Şimdi Arnavutluk kaynıyor. Herkesin katıldığı çokuluslu bir güvenlik gücüne, yok Yunanistan'ın çekincesi, yok İtalya'nın komutası derken, bir avuç asker gönderebilmek için günlerce gecelerce uğraşıp izin almamız gerekmedi mi?
Böyle davranmasaydık, hangi uluslararası platformdan atarlardı bizi?
Nereye aldılar ki, nereden atarlardı? Hiçbir yerden atamazlardı. Ve bu oyunların hepsini, Türkiye'yi hesap ederek oynamak zorunda kalırlardı.
AB'ye bile alırlardı. Çünkü Avrupa, Türkiye'siz "olamazdı"!
