Barbarlar ve uygarlar
Radikal · 26 Nisan 1997
Güneş, olacakları görmemek için batmıştı o gece. Omaria köyünde el ayak çekilmişti. Uyuyordu bebeler, uyuyordu çocuklar; kadınlar ve erkekler, yorgun bedenlerini birer ot yatağın kokulu sertliğine bırakmışlardı. Köyün tepelerine gizlenen kasaplar, suçlu karanlıklardan çıktılar. Ellerinde, bir gün önce başka boğazlarda biledikleri, kanlarını kurbanların eteklerine sildikleri palalar, yollu kurban bıçakları, uzun kılıçlar vardı. Kasapların sinsi adımlarını ve kan kokularını, bir tek köydeki köpekler aldı. Yüzlerini gökyüzüne çevirerek, Tanrı adına yapılacak katliamı, uzun uzun, yakarış dolu sesleriyle uluyarak şikâyet ettiler Tanrı'ya.
Kasaplar, "Allah Allah!" nidalarıyla daldılar toprak evlere, kerpiç ağıllara. Palalar, kılıçlar ve bıçaklarla o gece, tam 17 kadın, 22 erkek ve üç bebek, boğazları kesilerek kurban edildiler Cezayir'de. Kara sakallı, kara cüppeli kasaplar, özellikle üç çocuğun küçücük kellelerini keserken, ulvi bir hazza kapılmışlardı. Koyun boğazlamaya alışık elleri ve bıçakları, çocuk boyunlarında, kuzulardaki kadar kalın bir deri ve postun direnciyle bile karşılaşmamışlardı.
Tanrı ne o gece ne de başka geceler, Cezayir köylerinde kurban edilen çocukların yerine gökten kurbanlık koyunlar yollamadı. Uzun süredir iğreniyordu Tanrı, kendi adına işlenen bu cinayetlerden. Umudunu kesmişti, kasapların insanlığından.
Cezayir'de bu hafta, yalnızca Medea ve Blida bölgesinde tam 350 köylü boğazlandı. Kasaplar, 93 kişiyi yabalarla, küreklerle, tırmıklarla öldürdükleri Medea'da, dört hamile kadının karnını deşip içlerinden çıkardıkları ceninleri parçalamışlardı, sözümona Allah adına.
Cezayir'de binlerce kasap vardı. Hiçbirisi yakalanmadı, yakalanmayacaktı. Yakalansa bile yerlerini alacak bir o kadar daha vardı. Cezayir bir mezbahaydı. Mezbahalarda, akan kan insan kanı bile olsa, hesap sorulamazdı.
3 Ekim 1994 yılında, Kanada'nın Prens Edward adasındaki Richmond kentinde, 32 yaşında bir kadın, Marianne, sırra kadem bastı. Polis birkaç gün sonra Marianne'ın arabasını buldu bir ormanda. Arabanın koltuğunda kan izleri vardı. Üç hafta sonra kadının kanlı ceketi, yedi ay sonra ise cesedi bulundu.
Kim öldürmüştü Marianne'ı? Büyük bir olasılıkla, eski kocası. Ancak adam, cinayet suçlamasını reddediyordu.
Bir kedi tüyü, adamı ele verdi. Marianne'ın eski kocası, cinayet suçundan hüküm giydi. Marianne'ın kanlı ceketinde, bir, evet yalnızca bir tek kedi tüyü bulmuştu uzman polisler. Tüyün rengi beyazdı ve cinayet zanlısının "Kartopu" adında, yumuşacık, bembeyaz bir kedisi vardı. Ancak, cekette bulunan tüy, gerçekten Kartopu'nun tüyü müydü? Kanadalı biyologlar, tüyü aldılar ve ADN testi yaptılar. Tüyün genetik yapısında dört yüze yakın soy belirleyici segman izale etmeyi başardılar. Sonuç, hiçbir itiraza yer bırakmayacak biçimde, ceketteki tüyün Kartopu'na ait olduğunu gösterdi ve mahkeme, Marianne'ı eski kocasının öldürdüğüne karar verdi.
Bir yanda, yüzlerce, binlerce insanı koyun gibi boğazlayan faili meçhul barbarlık, öte yanda bir kedi tüyünden yola çıkıp cinayet aydınlatan uygarlık.
Türkiye, bir kutbu barbarlığı, bir kutbu uygarlığı gösteren bu pusulanın hangi ucuna daha yakın acaba?
Uğur Mumcu'ları, Metin Göktepe'leri anımsayın, gazetelerin üçüncü sayfalarındaki cinayet haberlerine bakın, anlarsınız.
Kurban bayramlarımızın, kurban yaslarına dönüşmesi artık bir zaman sorunu. Kanlı tarihimizde bir adam çıkmıştı. Mavi gözleri çakmak çakmaktı. Bu gidişi anlamış ve Türkiye'nin pusulasını, uygarlık kutbuna göre ayarlamıştı. Yavaş yavaş şaşırdı Türkiye pusulayı. Bir Fransız filozof: "Tabiatı kovarsanız, dört nala geri gelir" demiş.
Toplu tabiatımızın geri gelmesine pek bir şey kalmadı gibi.
