Dostlar
Radikal · 4 Mayıs 1997
Onlar çocuktular. Birbirlerini tanımıyorlardı henüz. Ama Türkiye'nin değişik köşelerinde ve hatta yurtdışında, birbirlerinden habersiz, aynı kitapları okumayı, gazete okumayı çok seviyorlar ve onlar da okudukları gibi yazmak istiyorlardı. Birbirlerinden habersiz, aynı yolda ilerlediler.
Onlar gençtiler. Bir gazetenin koridorlarında buluştular. İnançlıydılar. Para kazanmak değil, o gazetede çalışmak istiyorlar, aynı görüşleri, aynı düşünceleri paylaşıyorlardı. Yarı aç yarı tok, daha güzel bir dünya için taraftılar. Başlarında kavak yelleri esiyordu, insanlara güveniyorlardı. Henüz kimseden kazık yememişlerdi, atmayı da öğrenmemişlerdi. Sözlerini sakınmıyorlar, doğru bildiklerinden şaşmıyorlar, kimsenin önünde eğilmiyorlardı daha. Gelecek, önlerinde uzanan ışıklı ve düz bir yol, ömür dikensiz bir gül, gençlik hiç bitmeyecek bir bahardı onlar için. Zamanın çok uzun, yaşamın en büyük öğretmen olduğunu bilmiyorlardı. Haksızlık, yenilmesi gereken bir kötülüktü. Haksızlar ve kötülerle onlar değil, yalnız "başkaları" uzlaşabilirdi. "Taviz", onların dağarcığında yer almayan bir sözcüktü daha.
O gazetenin köklü geçmişi, tahta köşk manzarası ve eski masaları, gündüzleri kıvılcım çakan tartışmaların, geceleri birlikte kaldırılan kadehlerin tanıkları oldu, gençlik yıllarına. Fikirlerini sonuna kadar savundular, kimileri âşık oldu birbirlerine, kimileri evlendiler, kimileri ayrıldılar.
Onlar arkadaştılar. Fırtınalara ve tufanlara karşı çatısı uçmayan, kendilerini anaç bir alışkanlıkla kucaklayan o gazeteyi, her gün, her gün yeniden yeniden doğurdular, yoğurdular, yüceltmeye çalıştılar.
Onlar ayrıldılar. Yıllar ve yıllar boyu akan zaman, yıkılmayacak sandıkları inançları yerle bir etti. Sönmeyecek sandıkları tutkuları öldürdü. Birbirlerine düştüler. Patlamış mısır taneleri gibi dört bir yana dağıldılar. Haksızlıklara boyun eğmeyi öğrendi kimi, kimi uzlaşmayı ve tavizi sözlüğüne dahil etti. Kavgalarını değişen düşüncelerine uydurdular, tek başlarına sürdürdüler. Kazık yediler, kazık attılar, birbirlerinin omuzlarında bilediler bazen dişlerini. Sakınmayı öğrendiler birbirlerinden. Sırtlarını birbirlerine dayamadan kollamayı da. Ama birbirlerinden asla vazgeçemediler, çünkü ölçüleri kendi aralarındaydı.
Onlar olgunlaştılar. Yıllar sonra, aralarından ikisinin, birbirlerine âşık ikisinin evliliklerinde bir araya geldiler. Kadınlar biraz kilo almış, biraz kırışmıştı. Kimi erkeklerin ağarmıştı saçları, dökülmüştü kimilerinin. Omuzları eskisi kadar dik değildi. Yaşam mıydı, yoksa yaşlılık mıydı büken bellerini? Bilinmez. Para kazanıyorlardı artık, yitirdikleri umutların yerini almıştı maddi rahatlık. Bakışları eskisi gibi parlamıyordu, hayır. Ama gözlerinde görmüş geçirmişliğe özgü kurnazlık vardı. Kolay kazık yemezlerdi artık. Yemeyince, belki atmaya da gerek kalmazdı.
Onlar arkadaştılar. Birbirlerine kavuşmaktan mutlu, ancak acı tatlı anılarla doluydu bellekleri. Kıvılcım bekleyen eski aşklar, eski kinler, eski minnetler ve eski vefasızlıklar bilinçaltına saklanmıştı. Artık hesabın ödendiğini, defterlerin dürüldüğünü düşünüyorlardı. Ama aralarında, gardını indirmeyen de vardı.
Onlar arkadaştılar. Ne birlikte ne de ayrı yapamayanların, bıçak sırtında gezinen bir tutkunun kahramanlarıydılar.
