Leylak bahçesinde şal ve gül
Radikal · 9 Mayıs 1997
İstanbul, çiçekler kentiydi bir zamanlar. Gül ve leylak bahçeleri vardı, en çok da lale. Lale, sarayın simgesi, işleme sanatının gözdesiydi. Sonra Hollanda'ya kaptırdık laleyi. Ulusal onurumuza dokundu, İstanbul topraklarında kökünü kuruttuğumuz laleyi, minare kullanmadığımız yerlerde, mürekkep damgalara vurduk. Hâlâ lale ekebileceğimiz yerlerde ise maşallah mantar gibi camiler bitiriyoruz. Taksim'in düşüşü, eli kulağında.
Paris, çiçekler kentiydi bir zamanlar. İstanbul ile arasındaki fark, Paris'in hâlâ bir çiçekler kenti oluşu. Alı, moru, sarısı ile her mevsim başka çiçekler ekilir Paris parklarına. Artık bir çiçeğin simgesi değil Paris, pek çok çiçeğin buluştuğu bir buket. Ancak, tarihte bir çiçeğe gönül vermişti: Leylak. Paris'te ilkbaharın gelişini, köşe başlarına öbeklenen beyaz ve mor leylak demetlerinden anlarsınız. Bu kente açılan kapılardan birinin adıdır: Leylaklar Kapısı, Porte Des Lilas.
Çekingen adımlarımı ilk kez Paris kaldırımlarına sürttüğüm 1978 yılında, yolum "Closerie des Lilas" adlı bir barrestorana düşmüştü. Hiç unutmuyorum, barın karşısındaki en dip masaya sığınıp oturdum. Gözüm, masaya çakılı bir küçük levhaya takıldı. Üstünde "Yahya Kemal Beyatlı" yazıyordu. Yandaki masaya baktım, onun kenarında da bir levha vardı çakılı ve...Ernest Hemingway'in adını taşıyordu. İçimden, fırlayıp tüm masalara tek tek bakmak geldi, ayıp olur diye kendimi tuttum ve Leylak Bahçesi'nin geçmişini sonradan öğrendim. Tarihin adını unuttuğu, soyadını anımsadığı Bullier adında eski bir kahve garsonu, 1847 yılında açmıştı bu lokantayı. Bahçesine bin leylak ektiği için, adını leylaklardan almıştı. Bir önceki yüzyılın Can Can dansözü Hortense, güzel bacaklarını bu masaların üstünde açmıştı. Ünlü mizah yazarı Alfred Jarry, tabancasını ateşleyip buzlu camları yerle bir ettikten sonra yanındaki kadına dönüp: "Madam, aramızdaki buzlar eridiğine göre artık tanışabiliriz!" demişti burada. Gül yapraklarını kopararak geleceği öngörmeye çalışan, "Phyllodocamanie" falcılık ekolü, burada icat edilmişti. Emile Zola, Verlaine, Rimbaud, Apollinaire, Picasso, Gertrud Stein ve Max Jacob kahkahalarıyla çınlatmışlardı burayı. Lenin, dostu Paul Fort ile burada satranç oynamıştı. Ressam Roland Dorgeles, "Ve güneş Adriyatik denizinde uykuya yattı" adlı tablosunu Paris'in tüm sanat eleştirmenlerine burada tanıtmış, ardından tablonun bir eşek kuyruğuna bağladığı fırçayla rastgele boyandığını açıklamıştı. Ernest Hemingway, eserlerinin büyük bir bölümünü bu masaların üstünde yazdı ve Henry Miller, burada geçirdi dingin günlerini.
1952 yılında, Closerie Des Lilas, bir yüzyıldır sahne olduğu sanat yaşamına, her yıl dağıttığı "En iyi senaryo" ödülüyle perçinlendi.
Paris'te, hâlâ leylakların açtığı Leylak Bahçesi'nden pek çok Türk sanatçı, Ahmed Arif, Nâzım Hikmet, Abidin Dino gibileri geçtiler. Bugün Yüksel Arslan, Komet, Ömer Uluç ve daha onlarcası geçmeye devam ediyor. Şili'nin şehit ozanı Vicente Huidobra, bizim Türklerden dinledikleriyle burada Atatürk hayranı oldu ve Şili'de "Atatürk usulü devrim" yapmaya kalkınca yitirdi yaşamını.
Henüz Türklerin arasında, yalnızca birinin adı, Yahya Kemal, masaya levha olarak çakıldı. Ve ben, koca İspanya iç savaşı sırasında Türkiye'nin Madrid büyükelçisiyken ve aynı göğü paylaştığı Ernest Hemingway harıl harıl "Çanlar kimin için çalıyor"u yazarken, bir kan gölünün ortasında ve makineli tüfek tarakaları arasında, şala dolanıp zil çalarak gül koklayan Yahya Kemal'in toplumsal duyarsızlığını, Closerie Des Lilas'nın bir masasına adını geçirdiği için bağışladım.
Closerie Des Lilas efsanesi, geçen hafta 150. kuruluş yıldönümünü kutladı. Eğer yolunuz düşerse bir kadeh şampanyayla siz de katılın bu Leylak Bahçesi'nin kubbesinde yankılanan geçmiş ve gelecek kahkahalara.
