Yedinci kat
Radikal · 11 Mayıs 1997
Dünyalılar için tarihte gökyüzü, Yunan mitolojisinden bu yana yedi katlıdır. Çok tanrılı mitolojiden sonra, tek tanrılı dinlerin de kabul ettiği yedi katlı gökyüzü apartmanının çatı katı, tarihteki ilk gökbilimciler tarafından izafi bir mantık çerçevesine oturtulmak istendiğinde; o güne değin gözlenebilen en uç gezegen, gök kubbenin sınırı sayılan Satürn halkasının başladığı yer olarak belirlenmişti.
Bugün bizler, gökyüzünün yedi katla sınırlı olmadığını, Satürn halkasının buzlardan oluştuğunu, bu gezegenin yirmiden fazla uydusu ve bu gezegenden öteye sayısız başka gezegen ve güneş sistemleri bulunduğunu, kısacası evrenin sonsuzluğunu biliyoruz. Ama göğün "yedinci katı"nı, bilime feda etmedik. Ve yedinci kat kavramını, artık boşlukta kaldığı dogma çerçevesinden çıkarıp ruhumuzun keyif apartmanına yerleştirdik. Özellikle batı dillerinde "yedinci kat"a çıkmak, zevkin doruğuna, öncelikle de cinsel zevkin doruğuna erişmek anlamında kullanılıyor.
Sevişirken yedinci kata varmak, uçakta gerçekleştiği zaman başka bir anlam mı kazanıyor, bilmiyorum. Ama Sylvia Cristel'in başrol oynadığı Emmanuelle filminden bu yana, milyonlarca kişinin fantazmı galiba. Filmin adını unuttum, Emmanuelle Uzak Doğu'da bir yerlere gidiyordu, gideceği yerde alacağı cinsel zevklere uzun uçak yolculuğunda tanımadığı bir yolcuyla tuvalet mekânında başlamıştı. Filmi seyrederken, en çok bir uçak tuvaletinin nasıl bu kadar geniş olabileceğine şaşmış, Emmanuelle ile partnerinin ateşli aşk sahnelerini çekmek için gereken kamera ve ışık sisteminin nereye yerleştirildiğini düşünmüştüm. Çünkü şahsen ben, elli kiloluk gövdemi tek başıma bile bir uçak tuvaletine sığdırabilmekte zorluk çekiyordum. Oysa Emmanuelle neler neler sığdırmıştı o küçücük kabine. Tabii çok gençtim, sahnenin gerçekten bir tuvalette çekildiğini sanacak kadar genç...
Gerçek neyse ne, ama bu Emmanuelle filminin o sahnesi, bazılarının cinsel içgüdülerini hâlâ gıdıklıyor, inanın.
Geçen hafta, Virgin Airlines'a ait bir Boeing 747 uçağı Londra Boston seferini yapıyordu. Genç bir çift yerlerinden kalktı ve uyuklayan diğer yolculara çaktırmamaya çalışarak, dev uçağın tuvaletine birlikte kapandılar. Ancak hosteslerden biri kendilerini görmüştü. Hostes hınzırdı hınzır olmasına, ancak, hoşgörüsüz değildi. Yirmi dakika gibi gayet uygun bir süre, kimseye bir şeycikler demeyip bekledi. Derken pilot kabinine girip durumu anlattı. Uçak görevlileri önce gülüştüler. Sonra kabin görevlisi, aldı mikrofonu eline ve uçağın şiddetli bir hava akımına gireceğini haber vererek, bütün yolcuları derhal yerlerine dönerek, kemerlerini bağlamaya davet etti.
Alelacele tuvaletten fırlayan genç çift, saç baş biraz karışık, üst baş biraz açık saçık durumda yerlerine koşarken, uçak hoparlöründen yeni bir çağrı duyuldu: "Sayın yolcular, şu anda uçağın sağ koridorunda ilerleyen bay ve bayan, şimdiye dek pek az kişinin girebildiği 10 000 metrede Yedinci Kat kulübüne üye olmak onuruna erişmiş bulunmaktadırlar!"
Uçakta bir kahkaha koptu ve alı al, moru mor âşıklar alkışlar arasında yerlerine oturdular.
Bugün niçin "yedinci kat"a takıldım, niçin sizi incir çekirdeğini doldurmayan bir uçak öyküsüyle meşgul ettim acaba? Doğrusu bilmiyorum.
Uçakta sevişmek, dine imana aykırı mıdır? Onu da bilmiyorum.
Ancak, on bin metrede uçurdukları Airbus kabininde dövüşen pilotlar yerine, on bin metrede sevişen yolcuları yeğliyorum. Yerin yedi kat dibine geçerek uğraştığımız Türkiye sorunları yerine, göğün yedinci katına çıkanlara takılmak, ara sıra hoş oluyor, diye düşünüyorum.
