Cehennem korkusu
Radikal · 24 Mayıs 1997
Yıllardan beri, niye kötüler uzun uzun yaşarken, iyiler hep erken ölür diye sormuşumdur kendi kendime. Hep bir haksızlık olarak görmüşümdür, kötülerin, namussuzların, canilerin, seksen, doksan, yüz yaşlarına kadar yaşamalarını ve ölüm her şeye rağmen tıklatınca göğüs kafeslerini, iyilerden daha fazla direnebilmelerini bir türlü anlayamamışımdır.
Artık biliyorum nedenini. Ve yanıtı bulabilmeyi Işılay Saygın'a borçluyum. Devlet bakanlığından istifa eden ve hükümeti düşürmeye yönelik gensoruya "evet" diyebilme cesaretini gösteren Işılay Hanım, gazetecilere: "Erbakan'la cennete bile gitmem," demiş. Hiç ilgisi yok gibi görünüyor, ama bu yanıt birdenbire kötülerin niçin kolay ölmediği soruma bir karşılık oluşturdu benim için.
Kötüler, cehennem korkusuyla direniyorlar ölüme. Bu yüzden uzun yaşıyor, dişleriyle, tırnaklarıyla asılıyorlar son soluklarına. Çünkü içten içe, bilinçaltlarında, onlar için tek cennetin yeryüzünde olduğunu hissediyor ve yargıdan kaçan suçlular gibi geciktirmeye çalışıyorlar kutsal adalete teslim olacakları günü.
Bu sözlerle birdenbire pek dindar gibi göründüm, değil mi? Oysa ileri sürdüğüm düşüncede benim dindar olup olmamamın önemi yok sevgili okurlar. Önemli olan, "Allah" ve "din" sözlerini dillerinden düşürmeyenlerin, cennet ve cehenneme ne kadar inandıkları. Bence inanıyorlar. İyi insanlarsa, ölümden korkmuyorlar. Kötü iseler, direniyor ve çoğunlukla da başarıyorlar uzun yaşamayı. Daha çok yaşamak, onlar için daha çok çalmak, daha çok yalan söylemek, daha çok öldürmek, kısacası daha çok günah işlemek. Onların cenneti, bu dünyada. Paranın dini yok, paranın imanı yok. Onların taptıkları tek tanrı: Para. Ama "para"nın geçerli olmadığı öteki dünyada, neyin hesabını vereceklerini çok iyi biliyorlar. Ve mümkün olduğunca yiyip içip, masadan kalkılıp gidilecek zamanı geciktirmeye çalışıyorlar.
Cennet ve cehennemi bir yana bırakalım. Şu dünya sofrasına bir göz atalım. Niye bir kez oturuldu mu, bir türlü kalkılamıyor beleş lokanta masalarından?
Örneğin Tansu ve Özer Çiller çifti. Örneğin Erbakan ve avenesi. Lokantada yer yerinden oynuyor. Masalar boşalmış. İskemleler ters çevrilmiş. Ortalık silinip süpürülmeye başlanmış. Gün doğdu doğacak. Ama bunlar, yapışmışlar oturdukları masaya, bir türlü kalkıp gitmiyorlar efendice. Çünkü kalkmaya davrandıkları an, önlerine gelip dayanacak hesap pusulasını biliyorlar. Çok tuzlu bir pusula bekliyor kendilerini. O yüzden dayanıyorlar. Tuzlu faturayı ödememek için, yerlerinden kalkmamak için, yorgun garsonlara bahşiş dağıtıyorlar. Yeter ki ana fatura gelmesin. Yeter ki gelmesin baba hesap. Öyle ufak ufak, bir milyon dolar, iki milyon atıyorlar garsonlara ve kaldırmıyorlar dirseklerini o buruşuk, lekeli, kokulu masa örtülerinden. Bir kaldırsalar, ne masa kalacak ortada, ne tabak, ne çanak.
Bekçi düdüğünü çala çala geliyor. Kapanma saati geldi lokantanın. Bakalım ne olacak? Herhalde arbede çıkartacaklar. Karakolluk olacaklar sonunda.
Arsız müşterilerden bahşiş alan garsonlara, "Gelin şu masayı siz güzellikle boşaltın, boşuna rezalet çıkmasın" denildi. Ancak onların gözleri aç, doların rengi yeşildi. Kolundan tutup nazikçe kapıyı göstermediler son masanın müşterilerine. Şimdi "Kalleşlik ettik", "Çok özür dilerim", "Döneğim," diyorlar.
Bize söylenecek bir şey kalmadı. Kendi kendine hakaret etmek de bir çakallıktır. Ve bu çakalların, oturak âlemi edebiyatında bir adı vardır: Zennelik.
Hükümeti düşürmeye yönelik gensorunun reddi sırasında, gözlerim yaşardı sevgili okurlar. O ne din kardeşliği, o ne dayanışmaydı. Musevi milletvekili Cefi Kamhi ve Müslüman yoldaşları, tek bir vücut halinde taptıkları tanrının önünde eğildiler. El ele tutuştular ve "En büyük Para! Senden büyük yok," dediler. Yalnız bir sorun var. Bu dünyada bazı faturalar parayla ödenir, doğru.
Ancak "Para"nın faturası, "kan"la ödenebilir.
