Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Ben, ben, ben

Radikal · 25 Mayıs 1997

Bildiğim kadarıyla Türkçede iki "ben" var. İlk "ben", birinci tekil şahıs. İkinci "ben"in bilimsel adı "lentigo" ve Cindy Crawford'un dudağı üstüne rastgelince, Fransızcadaki karşılığını gerçekten hak ediyor: "Güzellik Tohumu".

Birinci tekil şahıs "Ben"lik yarışmasının uluslararası şampiyonu ise garip bir raslantı sonucu bizim ülkede yaşıyor bir süredir: Tansu Çiller.

Güzel Türkçemizde "çil" sözcüğünün de üç anlamı var. İnsan derisindeki yaygın lekelere, bir tavuk cinsine ve şıkır şıkır paralara, çil deniyor.

Tansu Çiller, soyadını oluşturan sözcüğün her üç anlamını da çoğul olarak, birinci tekil şahıs "ben"liğinde bulunduran bir politikacı.

Bir devlet sallanıyor, bir hükümet çatırdıyor, bir ulus ikiye bölünüyor, bir siyasal parti gümbür gümbür çöküyor; bindiği ihtiras Mercedesi'nden bir türlü inmeyen Çiller, haykırıyor:

"Benim namusuma, aileme laf ediliyor, basın üç aydır üzerime geliyor, beni savunmuyorsunuz!"

Çiller'i savunmak, Çiller için Türkiye'deki demokratik ve laik rejimi savunmaktan daha önemli.

"Beni savunanların önünü açmadım mı? Onları bakan yapmadım mı?"

Çiller, Türkiye'nin önünü kapayanlara yol açtığını, bakanlıkları ise bu milleti ve bu milletin çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını savunanlara dağıttığını açıklıyor resmen.

"Bundan sonra beni savunanı ön plana çıkaracağım, bakan yapacağım. Beğenmeyen de burada oturmaz!" diyor Çiller ve hırsını alamayıp kül tablası fırlatıyor bu sözlerin ardından.

Çiller'in suratında, Cindy'ninki gibi bir "güzellik" beni yok. Ancak dilinde pek çok. Giderayak, tüm içini döküyor:

Ben...Beni...Benden... Bana...Hep bana, hep bana, daha, daha, daha...

Ancak bu arsız ve şımarık çığlığa, "Nah sana!" diyenlerin sayısı da kabarıyor giderek. Niye artıyor, biliyor musunuz? Çünkü Çiller, önceleri "Ben"li değil, "Biz"li konuşuyordu. Çiller "biz" dedikçe, çevresindekiler, kendilerinden de söz edildiğini sanıyorlardı. Oysa Çiller'in "biz"i, yalnızca eşini kapsıyordu, bir de çocuklarını.

Sizler ise hiçbir zaman için, hiçbir değer taşımadınız, Çiller'in benlik ve bizliklerinde. Sizler, bir ihtiras mersedesinin lastikleri, koltukları, kaportası, motoru ve benziniydiniz. Uçuran ve Çiller'i taşımak, savunmak ve beslemekle yükümlüydünüz. Üstelik alışkındınız, "sultan"lar yaratmaya, 70 küsur yıllık cumhuriyet rejimine karşın, el pençe divan durmaya, sulta altında yaşamaya, bir baş önünde boyun eğmeye, o başın bir hareketiyle var olup, bir işaretiyle yok olmaya idmanlıydınız.

Ne gariptir ki, Sovyet devrimiyle Türkiye'deki cumhuriyet devrimleri, hemen hemen aynı tarihlere denk gelir. Ne gariptir ki, SSCB'nin yerle bir oluşu ve Rusya'nın yeniden çıkışı, Türkiye'de Turgut Özal ile hortlayan Osmanlı İmparatorluğu özlemleri ile çakışır. Tarihteki en büyük iki düşman bu ülkelerin, zıt politikalarda ama aynı zamanlara denk düşen evrimlerinde, ortak bir zaafları vardır. Sovyet rejimine rağmen Rusya, demokratik sisteme rağmen Türkiye Cumhuriyeti, imparatorluk alışkanlıklarından gelen "sultan" geleneğinden bir türlü kurtulamamıştır. Seçimle gelen sultanlar yaratmışlardır. Çapsız sultanları alaşağı etmek içinse, hep bir şeyleri kırıp dökmek, hatta rejimi sallamak gerekmiştir. Çünkü sultan olduklarına inandırılan politikacılar, geldikleri gibi gitmeyi içlerine sindiremezler.

Benleri ve bizleri, sizlerin yerine geçirenlerden kurtulmak kolay değildir.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1