Costa Gavras
Radikal · 26 Mayıs 1997
Yıllardan beri uzaktan izliyordum onu ve kişiliğine hayrandım. Yaptığı tüm filmler heyecanlandırmıştı beni. Aldığı siyasal tavırlar, yerinde sözleri ve entelektüel ağırlığıyla en saygı duyduğum insanlardan biriydi.
Tren, gelincik tarlaları arasında yol alırken, onun "İtiraf", "Sıkıyönetim" ve "Missing" filmlerini, Jack Lemmon'u, Yves Montand'ı, Simone Signoret'yi, "Kadın Işıltısı"ndaki Romy Schneider'i, Vassilis Vasilikos'un romanından uyarladığı "Ölümsüz"ü, İrene Pappas'ı, Jean Louis Trintignant'ı, "Music Box"taki Jessica Lange'i anımsıyor; benim gibi milyonlarca insanın yaşama bakışını değiştiren, kişiliklerine yön veren ve yüzyılımıza silinmez izler bırakan bir düşünce biçeminde, onun yerini tartıyordum kafamda.
Costa Gavras, büyüklere özgü bir sadelikle karşıladı bizi. ABD'de çevirdiği son film, "Çılgın Kent"in miksajını yapıyordu. Birkaç dakika bekleyebilir miydik? Günlerce kapısında bekleyebilirdim onu. Evet tanışıyorduk, evet dostluğumuz vardı. Ancak geniş bir röportaj yapabilmek olanağını ilk kez buluyordum onunla. Stüdyoya birlikte girdik. Onu çalışırken seyretmek, ne büyük mutluluktu! Ekranda, Dustin Hoffmann ve John Travolta belirdi. Costa Gavras'a dünyanın en büyük starları, hep "evet" demişti. En alışılmadık karakterlere soyunacaklarını, yeteneklerinin en ucuna onun yönetiminde ulaşacaklarını biliyorlardı. "Çılgın Kent"te, medyaların eleştirisini yapıyordu Costa Gavras. Daha doğrusu, insanların birbirlerinden haber almak, eğitilmek üzere kurulan iletişim ağının, ticari amaçlarla nasıl alınıp satılan, alınıp satılacak haber olmadığı zamansa, hiçten yola çıkıp olay yaratan bir meta haline gelişinin eleştirisini.
Pek çok dünya sinemacısı, ABD sinema endüstrisinde yer alabilmek için bu tür düşüncelere sahip olsalar da taviz vermeye, ne denirse yapmaya, diz çökmeye, ayak yalamaya hazırdılar. Ama işte, nedense ABD sinema endüstrisi, kapılarını Amerikan anlayışına taban tabana zıt düşünceler ileri süren, aydın tavrından taviz vermeyen, yine de "iş" yapan Costa Gavras'a açmıştı. Yıllardan beri Amerikalılarla, o çalışıyordu. Ve Amerikalılarla iş yapması Costa Gavras'ın, Paris'te buluştuğumuz film stüdyolarında yemek yerken, garsonu çağırıp, "Niye burada piliç WINGS'i yazıyorsunuz? WINGS sözcüğünün karşılığı kanat değil mi? Nedir bu Amerikan hayranlığı?" diye azarlamasını engellemiyordu. Dünya kültürünün tek bir ülkeye koşullanmasını, evrensel düşüncenin yoksullaşması olarak yorumluyordu.
Son yıllarda, yüreğinde bir umut besliyordu Costa Gavras. Türkiye ve Yunanistan'ın dost olacağı bir dünya hayal ediyordu. O, "Missing" filmiyle 1981 yılında Cannes festivali büyük ödülü Altın Palmiye'yi, Yılmaz Güney'in "Yol" filmiyle paylaştığında, Türk meslektaşıyla sahnede kucaklaşmış biriydi. Babası, İstiklal Savaşı sırasında üç yıl Türkiye'de kalmış bir Yunan askeriydi. Sakarya muharebesine katılmış, bütün arkadaşlarını gömmüş, ama Yunanistan'a Türklere karşı bir kinle dönmemişti. "Ne arıyorduk biz Sakarya'da? Niye bizi gönderdiler Sakarya'ya" diye sormuştu hep kendi kendine. Baba Gavras, savaş sonrası Türkiye'yi görmeye gelmiş, Türkçe konuşmaktan ve Türklerle dost olmaktan mutlu olmuştu ömründen geri kalan zaman boyunca. Bugün oğul Gavras: "Savaşmak kolay. Türkiye ile Yunanistan savaştılar diyelim. Sonra ne olacak? Yakıp yıktıktan, öldürdükten sonra barış yapılmayacak mı yine? Öyleyse niçin savaşmadan yapmıyoruz barışı" diye soruyordu. Ve çocukluk yıllarında, ilk Türk Cumhurbaşkanı Atina'ya gittiğinde, elinde Türk bayrağıyla: "Yaşasın Türkiye!" diye bağırdığını, tüm çocukların ne kadar mutlu olduğunu hatırlıyordu.
Costa Gavras, bugün Türkiye'de. İstanbul'a geldi ve Türk sinemacılarıyla, aydınlarıyla, sanatçılarıyla görüşüyor. Bir büyük sinemacı, düşün adamı, Türk Yunan dostluğu için kolları sıvadı. Onun ellerini sevecenlik ve saygıyla tutalım. El ele yürümek, yumruk yumruğa gelmekten daha insancadır.
