Soylu polis
Radikal · 27 Haziran 1997
Babalar oğullara ne bırakırlar? Her şeyden önce bir "ad", sevgili okurlar. Bu adın gerisinde servet olabilir, borç olabilir, onur ya da utanç olabilir. Eğer yerimiz Türkiye ise siyasal parti liderliği bile babadan oğula miras yoluyla geçen meta sayılır. Ancak ülkemizde oğullarına görgü ve bilgi bırakan babaların sayısı, süresiz muhalefete mahkûm bir Meclis azınlığı oranındadır.
Oysa bir adın gerisinde, gelenek ve görenek vardır. Böylesi adların sahipleri, geniş genelinde aristokratlardır.
Soyadını söylemek istemeyen Fransız yurttaşı Christian, aristokrat kökenli olduğunu belli eden ve bizim dilimizde "zade" anlamına gelen bir "de" ilgeciyle gelmişti dünyaya. Ancak her soylu iyi öğrenci olur, diye bir koşul yoktu ve Christian de B. doğru dürüst okumadı, lise diploması bile bulunmuyordu. Pilot olmak istiyordu, uçak kazası geçirince caydı. Yarış arabası sürücülüğü hayallerini yanan bir arabada, kaptanlık düşlerini ise devrilen bir sürat motorunda bıraktı. 1971 yılında kapağı, bir karakolun zabıt memurluğuna attı. Tam yedi yıl süreyle hiçbir sorumluluk verilmedi Christian de B.'ye. Ta ki karakolun komiseri, kendisinin tüm öğle tatillerini müzelerde geçirdiğini öğreninceye kadar. Kebap yiyip geğirmeyen, gecekonduda oturup Mercedes kullanmayan bıyıksız komiser, Christian de B.'yi kaçak sanat eserlerini kovuşturmakla görevlendirdi. Bizim "zade" sonunda, çocukluğundan beri hazır olduğu mesleği bulmuştu. Her sabah saat beşte kalkıyor, sanat eserleri hakkında büyük bilgi, ilgi ve sevgi sahibi diğer meslektaşlarıyla birlikte Paris'in antika pazarlarını dolaşıyordu.
Çok geçmeden Fransa'da çalıntı eski eser ve antika satıcılarının korkulu düşü haline geldi. Zabıt ve tabanca tutmaktan aciz polis Christian de B., artık meslektaşları tarafından "Vikont Yengeç" diye anılıyordu. Eşsiz tablolar, yüzyıllık biblolar ve kraliyet armaları taşıyan mobilyalar arasında büyüyen Vikont, adının kendisine verdiği doğal kültürü sanat sevgisiyle besleyerek inanılmaz bir bellek edinmişti. Christian de B., kendisine gösterilen gümüş bir kaşığın yüzyıllar önce nerede ve kim tarafından yapıldığını bilebilecek kadar uzmanlaşmıştı. Kafasında, kitaplıklara sığmayacak bir fotoğraf arşivi taşıyordu.
1992 yılında, Şömine Paul diye anılan ve antika şömineleri çalmakta ustalaşan bir hırsız yakalanmıştı. Hırsızın çaldığı 500 şömine parçalara ayrılmıştı, oysa sahiplerine iade edilmeleri gerekiyordu. Vikont Yengeç, bir ay boyunca çalışarak 500 şömineyi tek tek kurdu ve sahiplerinin mallarını tanımasını sağladı. Karakolda nöbete kaldığı bir gün, başka kimse olmadığı için bizim aristokrat polisi iki gerçek polisle birlikte bir araba hırsızının evine baskına gönderdiler. Vikont'un dikkatini, evin ortasındaki küçücük bir masa çekti. Louis XV stili masayı görünce, birkaç hafta önce karakola gelen yaşlı kadını anımsadı Vikont. Mobilya, kadının "çalındı" dediği masaydı.
1988 yılında, bir Fransız düşesinin evinde önemli bir tablo koleksiyonu çalınmıştı. O kadar çok tablo vardı ki, ailenin hiçbir bireyi, çalınanların tam listesini yapamıyordu. Vikont Yengeç, yıllar önce düşesin şatosu hakkında okuduğu bir makaleye dayanarak, tablolardan boş kalan yerleri ölçtü ve koleksiyonun listesini çıkardı. Üç yıl sonra çalınan koleksiyon bulunduğunda, listenin tıpa tıp doğru olduğu anlaşıldı.
Christian de B. bu hafta emekli oldu. Paris emniyet müdürlüğü, eşsiz polisinin ardından yas tutuyor. Vikont'un yerini, Treima adını verdikleri bir bilgisayarla doldurmaya çalışacaklar.
Bizim Türkiye'de böyle bir polis ve bilgisayara gerek yok tabii. Müzelerimiz, bakan emriyle boşaltılıp yerine mescit yapılıyor. Eski eser olmayınca, çalınacak korkusu da kalmıyor. Zaten eski eser köşkler de çok muktedir bazı odaklar tarafından yakılıyor. Tablo koleksiyonları, dumanlar arasında sırra kadem basıyor.
Hırsız yavuz olunca, Türk polisi neylesin...
