Asalak mimetizmi
Radikal · 30 Haziran 1997
Ülkemizin derdi çok, yeni hükümetin işi zor. Bu zorluğun altından kalkabilmek için, öncelikleri belirlemek gerekiyor. Ancak durum, her alanda öylesine vahim ki, tüm sorunların öne geçmeye hakkı, dolayısıyla önceliklinin önceliğini yitirme tehlikesi var. Kulunuz düşündü taşındı ve Türkiye'nin en önemli sorununu saptayarak, yeni hükümetimize, tek bir öncelik önermeye karar verdi. Bana kalırsa hükümet, bu sorunu öne alıp çözdüğü takdirde, zaten tüm diğerlerini de halletmiş olacak.
Türkiye'nin en büyük sorunu, olumsuzluk belirten "sızlık", "sizlik", "suzluk" ve "süzlük" eklerinden kaynaklanıyor, sevgili okurlar. Eğer Mesut Yılmaz hükümeti, ilk icraat olarak bu olumsuzluk eklerini ortadan kaldırabilirse, ülkemizi güllük gülistanlık bir gelecek bekliyor, inanın bana.
Refahyol koalisyonu sırasında Adaletsizlik Bakanlığı, Kültürsüzlük Bakanlığı, Dış İşlersizlik, İç İşlersizlik, Maliyesizlik, Savunmasızlık, Sağlıksızlık, hatta Devletsizlik bakanlıklarına dönüşen ve iş gelip başbakansızlığa dayanınca, kendi kendini yokeden tüm icraat mekanizmasından, kaldırın "sızlık" ve "sizlik" eklerini, görün bakın nasıl düzeliyor Türkiye ve yerli yerine oturuyor her şey.
Yolsuzluklarla mücadele mi edilecek? Kolay. "Suzluk"u çıkar, geriye kalır "yol". Hepimiz biliriz, ömür biter yol bitmez. Hırsızlığın önü mü alıncak? Hay hay. "Sızlık"ı sil, kalır "hır". İsteyen hırlar, isteyen ısırır. Ahlaksızlık, onursuzluk, vicdansızlık, saygısızlık, terbiyesizlik gibi tüm siyasal sendromları, bu yolla tedavi etmek mümkün.
Ancak ben bir yüzsüzlük örneği biliyorum ki, öyle "süzlük", "suzluk" kaldırarak değiştirilecek gibi değil. Genetik açıdan, ömür boyu yüzsüzlük mahkûmu. Yüzsüz doğmuş, yüzsüz ölecek. Son yüzsüzlüğü: "Kurulan hükümet yalnız şaibeli değil, lekeli ve güdümlüdür," lafını duyunca düşüp bayıldım.
Baygınlığım sırasında çocukluğumuzda oynadığımız bir oyunu anımsadım. Birisi kötü bir şey söylediği zaman, "sensin!" diye yanıtlardık. "Yalancı!", "Sensin!" "Eşek!","Sensin!"
Bir süreden beri, bu yüzsüzlük abidesinin bir ruh hastası olduğunu anlamıştık. Ancak kimimiz "eskapizm" diyordu hastalığına, kimimiz kronik yalancılık teşhisi koyuyordu. Ben doğrudan doğruya "şizofren" olmasından kuşkulanıyordum. Hâlâ kuşkulanıyorum. Ama doktor olmadığım için, teşhisimden emin olamıyorum.
Ayılınca, Gülçin Telci'nin Hürriyet gazetesinde yazdığı bir yazıyı anımsadım. Ne yazmıştı Gülçin Telci? Hatunun birkaç ay önce terzisini değiştirdiğini ve artık giysilerini, koltuk ortağının çarşaflı karısının terzisine diktirdiğini belirtmişti.
Artık kesinlikle biliyorum, bizim yüzsüz bir "mimetik" ustası.
Büyük Larousse'un üç türe ayırıp, ayrıntılı biçimde açıkladığı "mimetizm" ilişkisini özetleyecek olursak, "taklit etmek" anlamına gelen bu eylem bir canlının, kendisine saldıracak ya da kendisinin saldıracağı canlıyı yanıltmak üzere düşmanına benzeme yeteneğidir, diyebiliriz. Bizim yüzsüze en uygun mimetizm tanımını, "asalak mimetizmi" olarak da anılan Peckham kuramında buldum. Saldırgan bir mimetizm biçimi olan bu taklitçilikte, avcı olan canlı biçimiyle olduğu kadar davranışlarıyla da saldıracağı avın görünümüne bürünüyor. Örneğin Kuzey Amerika şahini, Amerika akbabasına benziyor, akbabaların uçuşuna onlardanmış gibi katılıyor ve kendisini leş kuşu sanıp kaçmayan avlarını böyle yakalıyor.
Bu açıdan bakılınca, bizim yüzsüzün, yüzlü insanları her gün şaşırtan yüzsüzlüğünü anlamak çok kolaylaşıyor sevgili okurlar. Kendisinin şaibesini, lekelerini ve güdümünü "sensin!" diye geri çevirmesi de aynı yeteneğin sonuçları. Türkiye, aslında kuyruklu bir beladan, mimetizmin şizofreniyle birleştiği bir yüzsüzden kurtulmak zorundaydı. Deli demek, aptal demek değildir. Ve bir deliyle başa çıkmak, bir aptalla başa çıkmaktan çok daha zordur.
İyi ki bizim mimetik yüzsüz, ava giderken avlandı.
Damda deli yok artık. Umarım bir daha çıkamaz.
