İhtiras tramvayı
Radikal · 6 Temmuz 1997
Bütün çocukluğum o tramvayı hayal etmekle geçti. Patlıcan moru, deri koltukları vardı. Tahta aksamı meşe ağacından, madeni aksamı pirinçti. Açık renk ketendi perdeleri. Vatmanı çok nazikti, işi ağırdan alıp geciken tanıdık yolcuları, özellikle de Şadiye'yi bekler ve koşa koşa yetişmeye çalışanlar atlayabilsinler diye yavaşlardı azıcık. Bütün yolcular birbiriyle selamlaşırdı o tramvayda. Hatta herkesin belli bir yeri vardı.
Onu beklerdi ya tramvay, doğrusu beklenmeyecek kadın değildi Şadiye. Bugün Paris duvarlarında asılı resimleri hâlâ hayran bırakıyor görenleri. Ölüm yatağında yatarken, ona veda etmeye gelenlerden biri, soylu bir kısrak gibi tarif etmişti kendisini. Ancak lakabı "bülbül"dü. Öylesine güzeldi ki sesi, kendisini Moda'dan Kadıköy vapuruna yetiştiren 20 numaralı tramvayda yerini alır almaz, "Haydi Şadiye, bir şarkı söyle!" derler, o önce biraz nazlanır, ancak sonunda kırmazdı hepsiyle ahbap olduğu tramvay yolcularını. En çok istek alan şarkının içinde kendi adı vardı ve tüm erkekler ona biraz âşıktı.
Babam o tramvaya annem için bindiğini hiç söylemedi. Ancak, Safiye Ayla'nın mütevazı evimize konuk olduğu sofra âlemlerinde, o güzelim dolmaları, pilakileri, patlıcan kebaplarını yaptırmakla kalmayıp, bir de "Makber"i söyletirdi anneme. Safiye Ayla'nın bitirip Şadiye'nin başladığı, Şadiye'nin bıraktığı yerden Safiye Hanım'ın devam ettiği, doyumsuz masa başı konserlerinden birinde, Safiye Ayla babama dönüp: "Yazıklar olsun size, böyle bir sesi kafese kapattığınız için" demişti. Kızacağı yerde, kurum kurum kurulmuştu babam. Kolay mı? Şadiye'yi her gün Kadıköy vapuruna yetiştiren 20 numaralı tramvaydan çekip almıştı.
O tramvay, anne ve babamın "ihtiras tramvayı"ydı benim için yıllarca ve öyle hâlâ. Annemin şarkıcı olmak istediğini hiç sanmıyorum. Karaköy'deki İş Bankası'nı, Kadıköy vapurunu ve 20 numaralı tramvayı, gözünü kırpmadan babam için bırakmıştı.
Tekne kazıntısı olan kulunuz, Safiye Ayla dönemine yetişti, ancak o tramvayda yolculuk etmedi hiç. Benim ihtiras tramvayım, Harbiye'deki is renkli kunt okuldan çıkıp, eteklerimizin bellerini bura bura kısalttıktan sonra bindiğimiz Maçka troleybüsüydü. Ama Marlon Brando'nun dayanılmaz çekiciliğini gözlerimle içtiğim "İhtiras Tramvayı"nı, hep annemin ve babamın başrolleri paylaştığı bir film gibi izledim.
Yıllar geçti aradan, Haliç'teki Rahmi Koç Sanayi Müzesi'ne gittiğimde, bahçeye yerleştirilen 20 numaralı Kadıköy Moda tramvayını görünce, çılgına döndüm. İçine girdim, tüm koltuklarına oturdum, annemin ve babamın yerlerini aradım, mor deriyi ellerimle okşadım, perdelerini kokladım, kordonunu çektim, çanını çaldım, çocukluk sokaklarımın, yoğurtçuların çıngıraklarını anımsattı bana. Sucularınki için fazla gençtim.
Annem ve babam, aşklarının son meyvesini verdiklerinde, aşağı yukarı ninem ve dedem olacak yaştaydılar. Ablam, annem gibiydi. Uzun süre yazılarımda, "annane" diye söz ettim, annemden. Ama bugün, İstiklal Savaşı'ndan öteye Türkiye Cumhuriyeti tarihine tanık olan bir kuşağın kimi acı, kimi tatlı anılarını devrettiği bir düşünsel zenginliğin mirasını yiyorum. Uzun kış gecelerinde, babamın "Haydi yaz!" emriyle "Mercedes" marka daktilosunu kapıp gelen annemin parmak tıkırtılarıyla canlanan Balkan göçünü, Kürt isyanlarını, 1932 yılında Türkiye'ye verilen tankların nasıl kullanılacağını öğretmek üzere İstanbul'a gelip Maşlak'ta çadır kuran Rus subaylarının öyküsünü, babamın bu tanklarla 10. yıl resmigeçidine katılışını böyle öğrendim ben.
Bizim evimize Mercedes olarak bir daktilo makinesinden başka araç girmedi. Eksikliğini de hiç çekmedik. Ailecek bir "ihtiras tramvayı" peşinde geçti ve gidiyor yaşamlarımız. Ama annemi ve babamı şükranla anıyor; televizyonla eğitilip, sosisten bıkınca hamburgerle beslenen çocuklara çok acıyorum.
