Pandispanya (*)
Radikal · 11 Temmuz 1997
Boyuna kesilmiş yarım konserve kutusu gibi, teneke bir hangarda ilkokula başladım ben. Ortaya kurulu boynu bükük sobaya rağmen kışın donar, yazın pişerdik. Ana babalar pek bir söyleniyor, oysa biz çocuklar bayılıyorduk yuvarlacık portatif okulumuza. Sanırım ya ordu tarafından terk edilmiş bir depoydu ya da Marshall yardımıyla geçici olarak kurulmuştu. Aynı Mister Marshall, beslenme saatinde de turuncu renkli bir peynir ve süttozu olarak çıkıyordu karşımıza. En yoksulumuzdan en zenginimize, ikisinin tadından da nefret ederdik. Delik kuruşlardan oluşan harçlıklarımızı okul kapısında tezgâh kuran kozhelvacı, pandispanyacı ve simitçi üçgeninde pay ediyorduk.
Oyumu her zaman simit ve kâğıt helvasından yana kullanmışımdır. Ama 'Pandispanya' adı pek hoşuma giderdi. Anya'lı, onya'lı sözcüklere oldum olası meraklıyımdır. Bu merak yüzünden ömrümün, Hanya ile Konya arasında dolmuş yapmakla geçtiği söylenebilir.
İspanya'ya yerleştikten sonra bir gün, Toledo'da bir pastanede ne görsem beğenirsiniz? Sıra sıra pandispanyalar!
Kafamda bir şimşek çaktı, tabak gibi açık olan gerçeği otuz yıl sonra anladım. 'Pan' sözcüğü ekmek demek İspanyolcada. Bu kek benzeri kurabiyeyi, 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'na göçen İspanyol Yahudileri kazandırmış mutfak dilimize. Pandispanyanın aslı 'Pan di Hispania' idi: İspanyol ekmeği, özlemin tadı. İspanyol Yahudilerinin dilimize kattığı böyle pek çok sözcük var: Papel, tokoz, masa, palavra, tapon, bunlardan yalnızca birkaçı. Ama Hispania'ya 'Espan(y)a' deniyor artık. Pandispanyanın gerçek adı ise, Magdelena.
Toledo'daki pastanede o gün, o pandispanyaları eteğime doldurup çocukluğumu yutar gibi yedim, yedim, yedim.
İspanya'yı sevdim ben. Andaluzya'ya 'Endülüs', Granada'ya 'Gırnata', Cordoba'ya 'Kurduba' demedim. İstanbul'a Konstantinopolis denmesi nasıl bizim hoşumuza gitmiyorsa, beş yüz yıldır İspanyol olan toprakları, onlardan önceki adlarıyla ünlemenin yakışık almayacağını düşündüm.
İspanya'ya uzun süre uluslararası düzeyde damgasını vuran Andaluz kültürü; boğa güreşleri, Flamenkosu ve Lorca'sıyla çok ünlü ve çok sayıda yazar tarafından anlatıldı. Ünlü ozanımız Yahya Kemal, bir zamanlar Türkiye'nin İspanya büyükelçisiydi. Yahya Kemal'in Türkiye'ye 'zil, şal ve gül' ile yansıttığı (!) tarihin en kanlı kardeş kavgası, İspanya iç savaşı hakkında bugüne değin tüm dünyada yayımlanan kitap sayısı, 19.983'ü buluyor.
Oysa İspanya yalnız Flamenko ve boğa güreşi ve iç savaş değil. Günümüz İspanyol aydınları bu yerleşik ve kesik imgelemeye oldukça sinirleniyorlar.
Geriye dönüp bakınca, konserve kutusu okullardan bu yana çok yol almışız gibi geliyor. O teneke dersliği paylaştığım arkadaşların kimi doktor, kimi diplomat oldu. Kimisi mühendis çıkmak üzereydi ki bir gece üniformalılar aldı götürdü, bir daha geri dönmedi. Kimi insanımız, Hakkâri'den Muş'tan, yoksunluk ve eğitimsizlikten çıkıp Almanyalara, Hollandalara yerleşti. Kendisi ziyan oldu, kan kustu belki. Ama birçoğunun oğlu kızı okudu, adam oldu. Berlin Camii'nde takunya takırdatmakla yetinenler de var elbet. Ama Türkiye'deki benzerleriyle birlikte onlar, çok kalabalık da olsalar, asla öncü çıkamayıp, hep artçı kalacaklar. Atatürk'ten beri Türkiye, ne yazık ki bu ışıksız yığınların yörüngesine girip, çok geriye gitti. Biz, teneke okullardan yola çıkanlar; kötü politikacıların, darbesiz devlet yönetemeyenlerin ve devleti darbe ile yönetmeye can atan çapsızların elinde itile kakıla, Türkiye'ye rağmen yetiştik. Eksiklerimizi bağışlayın.
(*) Yazarımız rahatsız olduğundan Pandispanya adlı kitabından bir yazısını yayımlıyoruz.
