Sağlık olsun
Radikal · 12 Temmuz 1997
Sağlığı yerinde olan züğürt, kendisini "Her şeyin başı sağlık " diye teselli eder. Acaba zengin hasta, nasılsa param bol, diye avutabilir mi kendisini? Sorunun yanıtı, hastalığın türüne ve ciddiyetine bağlı. Eğer varsıl insan tedavi edilebilir nitelikte bir hastalıktan musdaripse parası olduğuna şükredebilir. Ancak ölümün çaresi henüz bulunmadı. Ve ölümcül hastalıklar karşısında, su gibi akıtsanız da paranın hükmü yok. Büyüklerimizin, "Allah sağlık versin, gerisi boş..." sözleri, yıllarca basmakalıp bir yaşam formülü gibi görünmüştür gözüme. Meğer doğruluğunu anlamak için yaşanması gereken bir deneymiş.
Alexis Yovakimopulos anadili Türkçe olan bir İstanbul Rumudur. 1975 yılından bu yana Paris'in "Haute Couture" diye anılan ve her biri orta ya da büyük boy araba fiyatına mal olan ürünleriyle, Yüksek Moda dünyasında fırtınalar estiren yaratıcıların vazgeçemedikleri bir ustadır. Yedi yıl önce Jean Louis Scherrer modaevinden Hanae Mori ekolüne transfer olan Alexis'i, Paris'te sevmeyen Türk yoktur. Ve Hanae Mori'nin modaevi, sağ kolu Alexis sayesinde Türk müşterilerle dolar taşar.
Paris modasının aksesuvar büyücüsü Alexis, bakalım bu kış için neler icat etti diye, merakla koştum Hanae Mori'nin defilesine. Mars'tan gelmiş zürafalar gibi incecik, uzun ve her an kalça kemikleri yerinden çıkıp dağılacakmış gibi yürüyen mankenlerin sunduğu modeller birbirinden güzeldi. Rüya gibi savrulan ipekleri, altın işlemeli kaftanları, kürklü dekolteleri ağzı açık ayran budalası gibi izlerken sağ böğrüme bir ağrı saplandı. Soluk alamıyordum. O sıcakta soğuk terler dökmeye başladım. Acaba kalp krizi mi geçiriyordum? Kalp krizini tarif eden tüm işaretler vardı. Belki de benim kalbim sağdaydı. Kalabalık arasından sürünerek kendimi dışarı ve bulduğum ilk taksiye attım. Şoför, suratımı görünce ölür de başına kalırım diye bastı gaza. En yakın hastanenin acilinden içeri sürünerek girdim ve beş kurşun yemiş insan sesiyle:"Ölüyorum, kurtarın," dedim. Kapıdaki görevli, şoförden daha deneyimliydi. "Sizde ölecek göz yok," dedikten sonra önüme bir kâğıt sürüp doldurmamı emretti. Adımı soyadımı yazdıktan sonra yere yıkıldım. Nöbetçi doktor, gelmek bilmiyordu. Bütün kaslarım sertleşmeye başlamıştı. Ellerim ayaklarım kıvrıldılar. Ancak kasılma başlamadan, bir hemşirenin eteğini yakalamıştım. Vasiyetimi yazdırmaya başladım. Eteğini benden kurtaramayan kadıncağız, hiç olmazsa çenemden kurtulmak için yazıyordu: Gazeteye haber verilecekti, kitaplarım ve bilgisayarımı oğluma bırakıyordum vb. Nöbetçi doktor gelince: "Hiç sizin kadar konuşkan bir ölü görmedim!" dedi. Ortada tuhaf bir durum vardı gerçekten. Bütün vücudum, iki gün önce ölmüş gibi kaskatıydı, ancak yaşayan kesik baş gibi kafamdaki bütün uzuvlarım, en fazla da çenem çalışıyordu. Çok sevdiğim başımı bir kez daha takdir ettikten sonra "Bana ne oluyor" diye sordum. Meğer ölüyorum korkusundan "tenani" krizine girmişim, yani tüm kaslarım sertleşmiş. Şeker yüklü koca bir serum şişesiyle korkumu giderdikten sonra bir dizi incelemeden geçirdiler. Nöbetçi doktor, sık sık sessiz "Ya sabır!"larla yüklü bir konferansla yağmur gibi yağan sorularımı yanıtladı ve safra kesesinin kalbe bağlı bulunmadığını ve sağda ağrıyanın kalp değil, safra kesesi olduğunu anlattı. Yine de geceyi hastanede geçirdim, ancak doktorlar, olası ölümümü kutlamak için elinde bir şişe şampanyayla başucuma koşan bizim Daniel'i görünce iki kadeh şampanya içmeme bile izin verdiler.
Şampanya denilen büyülü iksirin, safra kesesi .krizine birebir geldiğini söyleyebilirim. Ancak, ayağa kalktığım bugün, sağlığın her şeyden önemli olduğunu artık biliyorum. Safra keseme gelince, sonunda varlığını anımsadığım için çok mutlu. Zaten ilk unuttuğumda, kendini anımsatmak için sağ böğrümde, pusuda yatıyor.
