İshal demokrasi
Radikal · 13 Temmuz 1997
Su götürmez demokrasileri ve insan hakları babındaki özgürlükleriyle tanınan Avrupa ülkelerinde de zaman zaman hapishane isyanları olur ya da orduya bağlı jandarma birimleri büyük çaplı operasyonlar yapar. Örneğin Fransız hapishanelerinde de yer yoktur, bazılarının altyapısı ve yaşam koşulları içler acısıdır ve mahkûmlar düzenli aralıklarla kazan kaldırırlar, gardiyanları rehin alırlar, kimi kez öldürürler ve güvenlik güçlerinin ateşi altında öldükleri olur. Aynı kapsamda, Cezayir kökenli irticai terör eylemleri yaptıklarından kuşkulanılan birkaç zanlı, iki yıldan beri devam eden sürek avında, başta Halit Kelkal olmak üzere jandarma tarafından yapılan geniş operasyonlarda mahkemeye götürülmelerine gerek kalmadan, bal gibi öldürülmüşlerdir. Hapishane isyanları ile bu tür anti terör operasyonlarında, Türkiye ile Fransa demokrasileri arasındaki fark, inanın bana, Türk basınının kendi mikrofon, fotoğraf makinesi ve TV kamerası ile izlediği habere karşı, Fransız basınının olayı yalnızca polisin ve jandarmanın kendisine yansıttığı kadar aktarabilmesidir kamuoyuna. Anlı şanlı Fransız gazeteleri ve televizyonları, askeri manevraları, yeri yerinden oynatan çatışmaları ve isyanları, doğrudan savunma bakanlığına bağlı SİRPA ajansının çektiği filmler, dağıttığı metinlerle yetinerek verirler. Kuşkulu görünen noktalarda, yargısız infazlarda elbette bağırır çağırırlar, kalemlerinden kan damlar. Ama hukuka aykırı işlemleri, kaynaktan değil, satır aralarından ya da tanıkların sonradan yaptıkları açıklamalardan yola çıkarak irdelemek zorundadırlar.
Geçen hafta, Metris'te patlak veren ve bastırılan isyanla ilgili TV röportajlarını seyrederken aklıma geldi bütün bunlar. Demir parmaklıkların gerisindeki kameralar, mahkûmları tekme tokat, hatta tüfeği tersine çevirip dipçikle döven jandarmaları gösterdi. İsyanın ele başı mahkûm, TV'ye doğrudan bağlanan telefon konuşmasıyla karşımıza geldi. İsyancılar, herhalde kamuoyunda tanınan bir zanlı olduğu için Yaşar Öz'ü rehin almıştı. Ele başı sözcü, Tophaneli Tufan Türkçesiyle, "Yaşar Öz'ü seçmemizin bir gıcıklığı yok" diyor, ardından "İnsan gibi yaşamak istiyoruz, hayvan gibi değil, anladın mı beyfendi?" diye ekliyordu, milyonlarca TV seyircisine karşı. Derken Yaşar Öz, iki dirhem bir çekirdek kamera karşısına çıktı ve kendisine: "Peki şimdi ne yapıyorsunuz" diye soran muhabire, "Valla oturuyoruz, başımda bir sürü adam var" diye önemli bir açıklamada bulundu.
Bu sözlerimin bazılarını kızdıracağını biliyorum, ama basın özgürlüğü adına, kulunuzun da düşündüğünü söylemek hakkı var. Mahkûmların dipçik tokat dövülmesi, elbette ve her şeyden önce insanlık yasalarına aykırı. Ama izninize sığınarak, hepsinin değil, hapishanede isyan çıkaran bazı mahkûmların: "İsyan etmeyiniz efendim, şöyle buyrun ve hücrenize dönün!" türünden bir jandarma, polis lafından anlayacağına emin değilim. Emin olduğum tek şey, demokrat ve özgür Fransa'da, hatta kimi mahkûmların zamanında intihar "ettirildikleri" Almanya ile benzeri ülkelerde jandarması da polisi de, vahşet ve şiddette Türkiye'den geri kalmazlar. Ancak bu ülkelerde halk, ne polisin jandarmanın dayak attığını seyredebilir ne de isyancı mahkûmlar, yasa kaçakları televizyon ve gazetelerle doğrudan ilişki kurup ültimatomlarını yayımlayabilirler.
Şimdi bu iki basından hangisi daha özgür ve kamuoyuna yansıyan sansürlü ve sansürsüz habercilikten hangisi daha doğrudur? Yanıtını ben de bilmiyorum. Gördüğüm kadarıyla, karşımızda gazeteci katillerini yargı önüne çıkarmamakla kalmayıp maaşlarını veren, oysa dekoltesiyle para kazanan bir "artiz"imiz fahişe mi, değil mi tartışmasında birdenbire vicdan krizi tutan; Işık Yurtçu hapiste çürürken, yabancı bir devletin ajanı gibi ya da gibisiz, yasadışı istihbarat örgütleri eliyle "suikast" hazırlayanlardan, hesap soramayan bir ülke düzeni var.
Bu düzene resmen demokrasi ishali denir ve bu ishalde, mahkumuyla jandarması aynı potada erir.
