Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Çapkın Amerika

Radikal · 18 Temmuz 1997

İki yıl önceydi. Türkiye'den gelen uçağımız Paris Orly havaalanına indiğinde, alışılmadık bir polis kordonuyla çevrildik. Fransız gümrükçü timleri, Alman Nazilerini anımsatan çizmeleri içinde çıkış kapısını tutmuşlar, avlarını bekliyorlardı. "Herhalde," dedim kendi kendime, "kaçak giriş yapan göçmenlere ilişkin bir ihbar aldılar..." Gümrük masalarının önüne dizildik kuzu kuzu. Ancak polislerin, her zaman yaptıkları gibi bekar erkekleri ya da kötü giyimli garibanları değil, aksine şık bavulları, şıkırdım takılarıyla sökün eden varsıl turist tavırlı yolcuları durdurup aradığını fark ettim. Önümde dört dörtlük bir Amerikalı vardı. Beyaz takım elbisesi, elli yaşı ve ağzındaki purosuyla kendisini pek dayanılmaz bulduğu anlaşılıyordu. Aranmak üzere sıramızı beklerken bana dönüp yılışık yılışık göz kırpıyor, "Çıkışta buluşalım mı?" türünden andropoz işaretleri veriyordu. "Lahavle!" çekip uslu uslu bekliyordum. Amerikalıyı biraz aradıktan sonra bıraktılar. Sıra bana gelince, bütün bavulumu didik didik etmeye başladılar. Büyük bir sabırla soğukkanlılığımı koruyordum. Ancak, sırası geçen Amerikalı çapkın, çekip gideceği yerde durmuş, bana yapılan uygulamayı gülerek seyrediyordu. Bir ara kovboyluğu tuttu herhalde, Amerikan şivesiyle konuştuğu Fransızcasıyla beni didikleyen gümrükçüye döndü ve: "Küçük hanıma niçin eziyet ediyorsunuz? Baksanıza ne kadar şirin, hiç kaçakçılık yapacak hali var mı?" diyecek oldu. Bavulumdaki şam fıstıklarını mıncıklayan gümrük polisi, kan kokusu almış doberman burnunu havaya dikti ve Amerikalıya: "Siz kim oluyorsunuz?" dedikten sonra, yanındakilere: "Alın şunu içeri!" emrini verdi. Amerikalı, yaka paça cam bir bölmenin gerisine alındı. Benim bavulumda aradığını bulamayan gümrükçü, çıkardıklarını tek tek yerine koyarken sordum: "Ne arıyordunuz?"

Çok değerli bir Rus İkonasının, İstanbul üzerinden kaçırıldığını haber almışlardı, onun için düzgün görünümlü kişileri didikliyorlardı. Amerikalıyı son gördüğümde, kapısı açık cam bölmede don paça kalmıştı. Çapkınlık uğruna yaptığı ukalalığı, kendisinden bin kat daha ukala ve sevimsiz Fransız polisine ağır ödeyecekti.

Bavulumu altüst eden gümrükçüye, elbette içerlemiştim. Ama Amerikalıya verdiği dersten ötürü doğrusu takdir ediyordum. Amerikalıların, dünyanın her yerinde, her şeyi söyleyip yapabileceğini sanan kovboy anlayışından nefret ediyordum.

Başıma gelen bu olayda, ilk bakışta Fransızların benim şahsımda Türklere "kuşkulu", Amerikalıların ise "sempati" dolu bir yaklaşım sergilediği ortaya çıkıyor. Tıpkı, 2000 gündeminde Türkiye'nin tam üye adayı olarak yer verilmediği Avrupa Birliği ve aynı günlerde ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman'ın, "Bir dost sesi" olarak ülkemizi yücelten demeci gibi. Oysa gerçekte, hangisi bizim daha uygar bir ülke olmamızı istiyor? AB mi yoksa ABD mi?

Avrupa Birliği, Türkiye'de demokrasi ve insan hakları diye tutturmuş. Bunlar olmadan üyelik olmaz, diyor. Oysa Türkiye'de Manisa'da çocukların mahkum olmaması, insanların faili meçhul cinayetlere kurban gitmemesi, polisin gazetecileri dövmemesi vb. hepimizin istediği haklar. Avrupa bunları koşul koyunca, kızıyoruz. ABD'ye bayılıyoruz, çünkü insan hakları falan demiyor, potansiyelimizi övüyor, iltifatın bini bir para Grossman'ın ağzında.

Ancak, ilk elde RP'ye göz kırpan Amerika. Casusunu, ülkemizin başına vidalayan, yine Amerika. Kürtlere el altından yardım eden Amerika. İrticaya karşı çıkan TSK'ya, aba altından sopa gösteren yine Amerika.

AB'ye karşı, Türkiye'nin tarafını tutuyor ABD Çünkü beni gümrükçülerin elinden kurtarmak isteyen Amerikalının son toplamdaki çapkınlık amacını, bütün Türkiye çapında güdüyor, yıllardan beri.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1