Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Az pişmiş Lale Mansur

Radikal · 25 Temmuz 1997

Lale Mansur, olgun şeftali tadında ve ipek yumağı kıvamında bir kadındır. Türk balesinin Gisele'i, Türk sinemasının çok iyi bir oyuncusu ve benim sevgili arkadaşımdır. Paris'i Lale'yle gezmek başlı başına keyiftir. Sokakta yürürken insanlar durur ve "hiç makyaj yapmayan bir kadın böylesine güzel olabilir mi?" diye bakarlar hayranlıkla. Mabillon kahvesinde demlenirken camı tıklatır, imza ister Paris'te yaşayan Türkler. Lale'nin bıcır bıcır sohbeti ve alçakgönüllü kişiliğinin ardında keskin bir zekâ yatar. Ancak o, kadife eldiven içindeki demir pençe gibi, zekâsını yumuşacık tavırlar ardında gizleyecek kadar akıllıdır.

Telefonu kapattığımda, güleyim mi, ağlayayım mı, şaşırmıştım. Türkiye'deki bütün magazin muhabirlerinin atladığı bir haber vardı elimde. Halen Atıf Yılmaz'ın yönettiği, Türkân Şoray, Lale Mansur ve Haluk Bilginer'in oynadığı "Nihavent Mucize" filminin setinde yangın çıkmıştı ve gazeteci olarak, üç bin kilometre ötede yaşayan bir benim haberim olmuştu. Oysa "scoop"umun tadını çıkaramıyordum, çünkü arkadaşım Lale Mansur, ağır yaralanabileceği yangından "az pişmiş" olarak kurtulmuştu ve gülmekten çok ağlamak geliyordu içimden.

Geçen salı günü Lale, "Nihavent Mucize"nin kendisiyle ilgili sahne çekimlerine sabahın yedisinde başladı. Bütün ekip, film yapmadığı zamanlar Doktor Jeckyll, yaptığı zamanlar Mr. Hyde kesilen sevgili Atıf Yılmaz'ın homur homur verdiği komutlar altında akşama kadar çalıştı. Saat sekizde, Lale Mansur'un bir mutfakta, bir tavanın alevlenmesiyle sonuçlanan beceriksiz aşçılığını sergilediği sahnenin çekimine sıra geldi. Tavaya konyak konulması ve tutuşturulmasına karar verildi. Ancak iyi niyetli bir teknisyen, "Konyak belki iyi yanmaz, biraz da ispirto ekleyelim" dedi. Yorgunluktan basireti bağlanmıştı hepsinin, "olur" dediler. Tavanın altında ateş yanıyordu. Teknisyenin ispirtoyu tavaya boşaltmasıyla, kibrite mibrite gerek kalmadan bir alev dalgası tavayı ve şişeyi yuttu, teknisyen can havliyle kendisini geriye attı, havada uçan alevli ispirto Lale'nin önündeki önlüğü tutuşturdu. Lale üstündeki alevlere bakıyordu. Çekim ekibi "su!" diyordu ama, mutfakta olmalarına karşın, bu mutfakta su yoktu. Ateşle oynamalarına karşın, kimsenin aklına bir yangın söndürme aleti bulundurmak gelmemişti. Çekim ekibi, babadan kalma yangın söndürme içgüdüsüyle Lale'nin üstüne atladı, tutuşan ellerini ve kollarını bastıra üfleye, söndürdüler. İlkyardım hastanesi, acil servis, yanık kremleri derken, gece yarısı evine dönebilen Lale Mansur, vıcık vıcık yağ tabakasının altında "az pişmiş bir oyuncu"ydu artık. Hafif közlenmiş Fransız külbastısı kıvamındaki elleri, kolları ve alnıyla pek iştah açıcıydı kuşkusuz. Yine de Türk damak tadına uygun biçimde "çok pişmiş" olmamanın sevinciyle yattı yatağına Lale'cik. O gece hiç uyumadı. Alevler, Gisele balesi yapıyordu gözünün önünde. Ertesi gün, kendisi için en önemli sahnelerin çekimi vardı.

Böyle bir kaza bir Avrupa ya da ABD filminin çekimi sırasında olsa, oyuncu şirretse milyonluk tazminat alır; en azından birkaç gün ara verilir, oyuncu şirret değilse, dinlenirdi. Zaten yangın söndürme aleti ve su bulunmayan yerde, tutuşan tavaların filmi çekilmezdi o ülkelerde. Ancak aynı yangınlarda yanan Ayfer Feray gibi, Lale Mansur da bir Türk oyuncusuydu. Yanık manık, oynayacaktı ertesi sabah. Çünkü çekimin geciktiği her gün para demekti. Lale oynamazsa, bütün film ekibi aklını oynatabilirdi. Türk sineması zor durumda kalmasın diye, ertesi sabah az pişmiş bir Lale Mansur, yine geçti kameranın önüne.

Türkiye'nin dört bir yanı sinema. Ormanından tersane yangınına, doğal gazından şofben sızıntısına uzanan cehaletimizle, her konuda ve her koşulda "az pişmişlik", bizim ortak kaderimiz.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1