Türk çile yolları
Radikal · 1 Ağustos 1997
Sabah kalktığımda içim kıpır kıpırdı. Herkes Türkiye'den Paris'e gelirken sevinir, ben Paris'ten İstanbul'a giderken keyiflenirim. Sevincimin içine turp sıkan ilk haber, bavulları hazırlarken dinlediğim Fransız radyosundan geldi. Lyon kentinden İzmir'e doğru yola çıktıklarını sanan bir uçak dolusu turist, bozulan uçağın tamir edilmesini tam üç gün beklemişler, çoğunun bir haftalık tatili karabasana dönüşmüş, Lyon kentindeki otel odalarında sürünmüşlerdi.
"Herhalde THY'nin değildir bu uçak" diye teselli edip kendi kendimi, oğlanı, beyi ve beş bavulumuzu Orly Havaalanı'na sağ salim götürdüm. Bizim evde gerek beyler, gerekse bavulların her biri benden cüsseli olmasına karşın, hepsini kulunuz taşır. Kayıt işlemlerimiz bittiğinde, saat 17'yi gösteriyordu ve uçağımızın 18.15'te kalkacağı ilan edilmişti. "Aman nazar değmesin, galiba bu kez gecikme yok" diyorduk. Uçağa alındık. Motor gar gar çalışıyor, ancak havalandırmadan tıs çıkmıyordu. Bir süre sonra, uçaktaki 191 kişiden hamam kültürü olanlar keseleri çıkarıp keselenmeye başladı. Kesesi olmayanlar koltuk kumaşıyla idare ediyorlardı. Su dökünecektik, ama hostesler, uçak havalanmadan su vermeyi reddediyorlardı. Ama aradan geçen bir saate rağmen, uçak bırakın havalanmayı, karadan gitmek için bile niyetli görünmüyordu. Bir buçuk saatin sonunda, birdenbire motorlar stop etti, sessiz bir sıcaklığa büründük ve "teknik arıza" nedeniyle uçaktan indirildik. Bekleme salonunun minicik büfesi, "Allah, Allah!" nidalarıyla kuşatılmaya alındı. Dövüş kısa sürdü, bütün sular, seller bitti ve büfeci kepengi indirip gitti. Saat 21'de yeniden uçağa alındık. Motor yine gar gar çalışıyordu. Yerleşme merleşme derken, yine hamam durumuna geçmiştik ki, uçağın motoru hıkladı, mıkladı, yeniden sustu. Lumbozlardan bakınca, reaktörlerden birinin açıldığını gördük ve hepimizde şafak attı. Anlamıştık, bu uçak kalkmayacaktı. Yine bekleme salonuna geri döndürüldük. Saat 22, havaalanındaki ve uçaktaki tüm THY personeli de mucizevi biçimde toz olmuşlardı. Ağlayan bebeler, bayılan nineler ve köpüren yolcuların karşısında iki adet Fransız vardı, o kadar. Türkçe bilmeyen ve öğrenmediklerine şükreden bu Fransızlar, gece 24'te 191 yolcuyu koyun sürüsü gibi güderek havaalanındaki otele taşıdılar. Otel personeli, az çok Türkçe konuşur olmuştu. Çünkü bir gece önce de yine THY yolcularını, aynı nedenden ağırlamışlardı.
Ertesi sabah, havaalanına sürüldüğümüzde saat 9'u gösteriyordu. Yine tek bir THY yetkilisi yoktu ortada. Zar zor, uçağın "belki" E15 kapısından kalkacağını öğrendik. 191 kişilik bölüğümüz E15 kapısına doğru hücuma geçti. Oysa o kapıdan sakin sakin Kazablanka yolcuları alınıyordu henüz. Sinirli Fransız yetkililer, biz şanlı Türk ordusuna geri çekilip Kazablanka yolcularına yer vermemizi söylediler. Ancak bizim bölüğü, fethettiği koridordan çıkarmak mümkün değildi. Bu arada Kazablanka'ya gitmesi gereken zavallı yolcular, bilinmeyen bir istikamete doğru geri püskürtülmüşlerdi. Havalimanının Türk bölüğüne karşı harekete geçirdiği polis kordonunu yararak, uçuş salonunu teslim aldık. Ancak düşman kuvvetleri takviye getirdi ve hepimizi geri çıkarttılar. Saat sabahın 11'i olmuştu. Sonunda, bir gün önceki THY uçağı kalktı. Ancak uçağın içinde bizim bavullar vardı, aile yoktu.
Bu satırları size, bavullarımdan sonra vardığım İstanbul'dan yazıyorum. Bakım yapılmadığı için bozulan uçaklardaki her yolcu için 100 dolar yemek ve otel parası ödemek zorunda kalan THY'nin adının, Türk Çile Yolları olarak değiştirilmesini öneriyorum.
