Kasap Andre
Radikal · 8 Ağustos 1997
Çocuklarınıza zekâ dilemeyin. Akıllı başı onurla taşımak, günümüzde ağır bir yük. Duygulu olmalarını da istemeyin onlardan. Onurlu başların eğildiğini görmek, taşınılmaz yüklerden de acı. Tekil çoğula yenildiğinde; insan kalabalığında boğulurken insanlık, sırtınızı dönüverin çirkin yığınlara.
Kasap Andre'nin inanılmaz öyküsüne kulak verin siz. Bırakın kuyumcu dükkânı gibi dolaşsın içinde tek kuru mercimeğin çalkalandığı kafalar. Gün, idealin kilosu kaça? diye soranların günü. Ama bugünlerin yarını da var.
En büyük intikam zaman. Küçükleri büyüten, büyükleri küçülten zaman. Tıpkı Kasap Andre'nin başına geldiği gibi.
1940 yılının eylül ayında, Paris'teki Türk Büyükelçiliği, Orta Fransa'daki Vichy kentine taşındı. Çünkü işgal altındaki Fransa'nın Almanlarla işbirliği yapan Mareşali Petain ve hükümeti, uydu devleti buradan yönetiyorlardı. İşgal kuvvetleri öyle buyurmuşlardı.
Türkiye'nin 'makûs' talihi mi demeli? Vichy'deki büyükelçilik binası, Gestapo karargâhıyla bitişikti. Kalın, kunt ve ruhsuz Alman kamyonları, kasalar dolusu insanı gece gündüz bu karargâha taşıyor, kimi işkencede öldürülüyor, kimi konsantrasyon kamplarına gönderiliyordu çaresizlerin.
Yakalananların hepsi biliyordu, Gestapo karargâhından içre umut kalmadığını. Bazen elli, altmış, yüz kişi boşaltıldığı oluyordu o kamyonlardan. İşte o zamanlar, ayn ve zvay Almanların bütün draylığına karşın Gestapo kapısındaki boşalma karambolünde; insanlar can havliyle Türk Büyükelçiliği'nin demir kapılarına hücum ediyorlardı. Birbirlerini çiğneyerek, ellerini parçalayarak üstünden aşıyor, arasından sızıyorlardı o demir parmaklıkların.
Gestapo, parmaklığı aşamayanları hemen oracıkta kurşunluyordu kimi kez. Kimi kez elçilikten içeri dalıp kaçanları geri almaya davranıyorlardı. Haydi bizim elçilik görevlileri çıkıyor, diplomatik dokunulmazlık falan derken, Vichy'deki temsilciliğimizin kapısında, sürekli bir itiş kakış yaşanıyordu kısacası. Türk delegasyonunun başında büyükelçi olarak, Atatürk'ün yakın arkadaşı, eski demiryolcu Şevki Berker vardı. Savaş koşulları içerisinde elinden geleni yapıyor, elçiliğe sığınan pek çok Yahudiye Türk pasaportu çıkartıp kaçmalarını bile sağlıyordu bizimkiler.
Fakat, kapıda her gün yaşanan karambole bir çare bulmak gerekiyordu. Kapıdaki 'nizamı' sağlamak üzere, güçlü kuvvetli bir adam aramaya başlandı. Ve Andre bulundu. Andre, kara yağız, dev gibi bir Fransızdı. İnsan azmanı, kasap Andre'nin canına minnet. Zaten et met kalmamış ki ortada, kasaplık yapacak! Kaptığı gibi satırını, soluğu büyükelçilikte aldı Andre ve Gestapo ile komşuluk sorunlarını 'asgariye' indiriverdi.
Almanların yenilgisi ve Petain hükümetinin düşüşünden sonra, Vichy'deki Türkiye Büyükelçiliği 1944 yılında yeniden Paris'e taşındı. Kasap Andre de birlikte tabii. Ama aradan geçen zaman, Andre'nin varlığında inanılmaz değişiklikler yapmıştı. Andre, sabahtan akşama frakla dolaşan, elçiliğe gelenlere yol gösteren bir 'maitre d'hotel'di artık.
İşin en garibi, o dev gibi Fransız; sıcak suda yıkanmış pamuklu gibi çekmişti zamanla. Çeşitli hastalıklar geçirmiş ve o görkemli gövdesi çökmüş, büzülmüş, ufacık kalmıştı sonunda. Hani çevre koşullarına uyarak mutasyona uğrayan hayvanlar vardır ya eski dinozorların kertenkele olması gibi örneğin; bizim Andre de mutasyona uğramıştı işte ve dört dörtlük bir salon efendisine dönüşüvermişti.
Andre, birkaç yıl öncesine dek yaşıyormuş. 80 küsur yaşındaymış ve bir sevgilisi varmış. Tanıdığı Türklerle karşılaştığında, ağlamaya başlıyormuş. Şimdiki durumu ve nerede yaşadığı, bilinmiyor.
