Saklambaç
Radikal · 9 Ağustos 1997
Kendi kendime söz verdim: Paris'i hiç öğrenmeyeceğim. Bayılıyorum bu kentin içinde kaybolmaya. Bir yumak saçın arasına girince kendini cangılda sanan acemi bit gibi, dünyanın en güzel kentinin kıvrımları arasında, her sokak yeni bir maceraya açılıyor benim için. Evet, herkes gibi haritalarım, planlarım var elimde. Ama yönümü bulmamaya ve doğumu batımı şaşırmaya, bilinçsiz bir inatla özen gösteriyorum.
Paris'le saklambaç oynuyoruz ya kimi kez körebeyi de deniyoruz. İnsan koskoca Notre Dame Kilisesi'nin önünde kaybolur mu? Olabileceğini resmen kanıtladım. İki güzel İstanbullu da tanığım var. Biri sarışın, biri esmer. Sarışını yanıma katmışım; esmerine 'Notre Dame Kahvesi'nde randevu vermişiz. Sarışın fıstıkla normal metrodan değil, hızlı metro deliğinden çıkıyoruz ve bir kahve ile burun buruna geliyoruz: 'Notre Dame Durağı Kahvesi'. Esmer afetin yabancılık nedeniyle 'durak' fazlalığına aldırmayıp 'Notre Dame' ünlemine takılma olasılığına karşı, sarışın fıstığı duraklı Notre Dame Kahvesi'ne nöbetçi bırakıp gerçek 'Notre Dame Kahvesi'ne' doğru yola çıkıyorum... Fazla kahve tutkunu olmadığımdan mıdır nedir, dikkat etmemişim: Meğer Notre Dame'ın yedi dönümlük çevresinde, ulu katedralin tüm uzuvları ile ilgili bir kahve silsilesi var.
Buluşacağımız esmer, çıtır çıtır yemek için bir şey gibi görünüyorsa da kırabilirsen yememezlik etme cinsinden. Randevu saatini yarım saat geçirmişiz. Ben esmerlerden korkarım. Kim yakmıştı Notre Dame'ın zavallı kamburunun başını? Bir Esmeralda değil mi? Hem esmer, hem al da gör. Bizi herhangi bir 'Notre Dame'lı kahvede bekleyen gibi bir şey. Çaresiz, Dame'lı kahveler arasında umutsuz bir tırısa kalktık ve 'Notre Dame Alanı', 'Notre Dame Kubbesi', 'Notre Dame Cümlesi' kahvelerini gözden geçirdikten sonra; gerçek, öz, sade ve yalnız 'Notre Dame Kahvesi'nde bizim Esmeralda'yı yakaladık. Yüzünde denileni 'harfiyen' anlayan insanların zeki ifadesi ve Paris'te Notre Dame'a karşı oturmanın azıcık yayvan gülümsemesiyle soğuk birasını yudumluyordu.
"Sen otur yerli yerinde" dedim. "Bizim sarışını getiriyorum!.." Rahvan bir kros ve hafif bir ter atarak, 'Notre Dame Durağı' kahvesine vardık. Bizim sarışın fıstık, yüzünde inançla bekleyenlerin vakur ifadesi ve Paris'te Notre Dame'a karşı oturmanın azıcık yayvan gülümsemesiyle soğuk birasını... "Esmeri bulduk" dedim. "Haydi gidiyoruz." Normal olarak, Saint - Louis Adacığı üstünde, ünlü bir 'Creperie'ye, 'Şokolalı krep' yemeye gidiyoruz. Sarışın fıstık, matematik bir soru sordu:
"Saint - Louis ne tarafta?"
Harita üstünde ve normal zamanlarda, Saint - Louis Adacığı, Notre Dame'ın doğusunda bulunur. Ama ben özelde Notre Dame'ın kuzeyinde mi yoksa güneyinde mi bulunduğumuzu; genelde ise sağımı ve solumu bilmediğim için duraksıyorum. Uzunca düşündükten sonra: "Bu yanda!" diye kestirip attım. Tanrıdan umut kesilmez.
"Bu yanda ise" dedi fazlaca zeki sarışın, "Sen esmeri getirene kadar, bırak ben biramı bitireyim!" Descartes'ın ülkesindeyiz. Mantık testere, bizim boyun kıldan ince. Rahvan bir tırıs ve hafif soluk soluğa; gerçek, öz, sade ve yalnız 'Notre Dame Kahvesi'ne vardım. "Haydi" dedim, "Saint - Louis'ye gidiyoruz; sarışını geçerken alacağız."
Esmer afet masum gözlerini çok bilmiş İstanbullu gibi açtı: "Ama" dedi, "Saint - Louis bu tarafta!"
Oracığa yığılmışım. Gözümün önünde Notre Dame'ın fıkara kamburu canlandı. Neydi adı? Nostradamus... değil. O falcıydı. Balthazar? Hayır, o Zenci kralın adı. Giacomo mu idi yoksa? Yok, yok; o da yontucuydu galiba. Buldum sonunda: Zavallı, eciş bücüş 'Casimodo'. Kim yakmıştı 'Casimodo'nun başını?
Bir Esmer - al - da... daha değil mi?
