Ahlaklı günler dileriz...
Radikal · 16 Ağustos 1997
Paris, bir güneşli günü daha çıkarmış zulasından, Convention meydanına bakan odamı kasım ayının egemenliğine nanik yaparak ısıtıyor. Elimde ince belli çay bardağım, sigaramı tüttürerek bilgisayarımın karşısındayım. Astor Piazzolla'nın akordeonu ve Gerry Mulligan'ın saksofonu, '20 Years Ago'yu çalmaya başlıyor ansızın. Yirmi yıl değil, daha da öncesine gidiyor, gözlerimin belleği: Ankara'nın o zamanki 'ücra köşesi' Keçiören Tepebaşı semtindeki bahçeli evin balkonunda bir adam duruyor. Balkan harbini izleyen göçün Taşkışla'daki askeri okula taşıdığı iki öksüz kardeşten biri. İstiklal Savaşı sırasında Harbiye. Öldüğü zaman bulunan diplomalarını görene kadar inanmadığım okul birinciliği. Fransa'nın en haşmetli mühendislik okulu Polytechnique'ten geçen askeri eğitim süreci. Erzurum, Merzifon, Konya, Sapanca. Türk ordusunun ilk motorlu birlikleri. Bir Kürt isyanı. Önünde ceylan gibi seken Kürt savaşçısını nişan alan arkadaş elini durduramayınca, düşüp bayılan adam. Babam. Atatürk'e benzeyen Balkanlı çehresi karanlık. Dalgın gözleri, Keçiören tepelerinin dar ufkuna bakıyor. Ben de ona. Sonunda: "Devleti, Amerika'ya peşkeş çekiyorlar" diyor anneme. "Aldıkları komisyonları, bizi yurtdışına götüren uçaklarla İsviçre'ye, Paris'e, Londra'ya, Amerika'ya taşıyorlar." Tanrı'ya şöyle böyle inanıyor babam. Dinlerle ilgisi, tümüyle kesik. Ama beni gösteriyor anneme, ve: "Bu çocuğa haram yediremem, ben" diyor. "İstifa ediyorum..." O sıralarda Türkiye, kurşun kalem bile üretebilmekten yoksun bir ülke. Babam, artık emekli asker. Ancak, bir büyük devlet kuruluşunun yöneticilerinden biri. Devlete alınacak malzeme ihalelerinde ABD başta olmak üzere pek çok yabancı devlet Türkiye'nin kapısını aşındırıyor. Ve çoğu kez bu ihaleleri, Amerikalılar kazanıyor. Zaman, Demokrat Parti iktidarı.
Astor Piazzolla'nın akordeonu ile Gerry Mulligan'ın saksı '20 Years After'ı çalmaya başladı şimdi. Nereden geldi bütün bunlar aklıma? Değil 20 yıl, 35 yıl sonra ne değişti ki? Çıkar odakları belki. Rüşvetçilerin kimliği. Ama yenen hep "tüyü bitmemiş öksüz ve yetim hakkı" değil mi?
Bir dergide okudum, yaban arıları bal arılarını yemeğe bayılırlarmış. Japon Vespa Mandarinia türünden dev yaban arılarından yalnızca teki, dakikada kırk minik bal arısını gövdeye indirebilirmiş. Ancak Japon Apis Cerana, yani yerli bal arısı türü, varlığını bin yıllardır katil yabanlara karşı koruyabilmiş. Çünkü Apis Cerana, yurttaşları yabanlara karşı çok etkili bir savunma yöntemi geliştirmiş. Kovanlarına ne zaman bir yaban arısı hücumu olsa, binlerce bal arısı kovanın girişine yumak oluyor ve iç sıcaklıklarını yükseltiyorlarmış. Yaban arısı yasak bölgeye girince, üstüne çullanan 500 ila 1000 bal arısı ağırlıkları ile hareketsizleştirdikleri katili, 48 dereceye kadar yükselttikleri ısılarıyla boğarak öldürüyorlarmış. Bilimciler, bal arılarının 50 dereceye kadar dayandıklarını, yaban arılarının ise 44 ile 46 arasında öldüklerini biliyorlar. Bir kovanda yaklaşık 30 000 arı yaşadığı için epeyce saldırganı saf dışı bırakıyormuş Japon bal arıları. Ancak bütün bir yaban arısı kovanının üzerlerine boşaldığı durumlarda, savaşı yitirdikleri de oluyormuş.
Söyleyin; hırsızları, namussuzları ve onları parlamentoda bizim adımıza aklayan vekillerimizi sıcaklığımızda boğabilecek kadar çok kaldık mı?
