Çıfıt çarşısı
Radikal · 18 Ağustos 1997
Herkesin yavaş yavaş 'İngiltürk' konuştuğu, yani Türkçe başlayıp İngilizce bitirdiği tümceler kurduğu ya da tersi zamanımızda, şu söyleyeceklerim kaç kişinin kulağına tatlı İstanbul tınıları taşıyacaktır, bilmiyorum. Ama güzelim İstanbul Türkçesinde tadına doyulmaz deyimler vardır. Örneğin küçücük çocuksunuzdur, odanız dağınık mı dağınık. Aradığınız oyuncağı ya da kitabı bulamazsınız. Anneniz hışımla içeri girer ve: "Tabii bulamazsın" diye azarlar sizi. "Bu çıfıt çarşısına ben düşsem kaybolurum!"
'Çıfıt'ın ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Öğrenmeye çalışmadım hiç. Bazı sözcüklerin, bilinmez anlamda kalması ve buna karşın yerli yerinde kullanılması, oldum olası gizemli bir oyun tadı taşır benim için. Günümüzde kullandığı sözcüklerin ne anlama geldiğini bilmelerine karşın yerinde kullanmayan o kadar çok yeteneksiz var ki! Bunun tersini yapmak hoşuma gidiyor.
Paris'te yaşamak zordur. Kimisi hazırlop Parislidir, onları saymıyorum. Ama Paris'e gelebilmek için dövüştüyseniz ve başardıysanız özellikle, 'Al!' diye sunarlar koca Paris'i önünüze, boyundan büyük bir pastayla baş başa bırakılan bir çocuk gibi. Neresinden başlayacağınızı bilemezsiniz. Sonra yavaş yavaş ödüllendirir Paris sizi. Güzelliğiyle. Gizemiyle. Başka hiçbir yerde olmayan köşelerine çeker sizi.
Geçenlerde dolaşırken bir ağaca yapıştırılmış küçük el ilanı dikkatimi çekti: "Cumartesi günkü bitpazarını kaçırmayın, Auteuil Hali'ne gelin, yok, yok."
Auteuil Hali diye tanımlanan yeri biliyorum. Sevimli bir pasaj. Küçücük antika dükkânları, köşesinde lokantasıyla tablo gibi bir eski Paris köşesi. Cumartesiyi iple çektim. Bizim hal, cıvıl cıvıl bir 'çıfıt' çarşısı olmuş. Yerlerde, 'Limoges' porselen takımlar, büyükanne dantelleri, eski koltuklar, değerli tablolar, elişi at eğerleri, vazolar, plaklar, gramofonlar, kitaplar, giyim kuşam, her şey bir arada.
Güneşli bir sabah, bir Paris armağanı daha, diye düşündüm. Bir kent, nasıl ödüllendirir insanı? Güzellikleriyle gözlerinizi okşayarak değil mi?
Derken, antika bitpazarının orasına burasına yapıştırılmış oklar dikkatimi çekti: "Yer altı hazinelerimizi görmeden gitmeyin." Okları izleyerek çarşının arka tarafına geçtik, serin ve karanlık merdivenlerden inmeye başladık.
Geniş bir şarap mahzeninin kaba duvarlarını beyaza boyamışlar. Yerlerde ve duvarlarda hiçbir geleneksel motiften esinlenmeyen gerçeküstü desenlerle dokunmuş, elişi halılar var. Belki de oldukça serin olduğundan, kimse yok ortalıkta. Birdenbire, ince yapılı sarışın bir kadın çıktı karşımıza. Soylu, seçkin görünümlü.
"Wagner'i sever misiniz?" dedi.
Biraz şaşırmıştık. 'Evet' falan diye kekeledik usulca.
"Gelin" dedi. "Size Tristan ve Yseulte'ü göstereceğim!"
Tanrı bilir ya biraz deli herhalde, diye geçti aklımızdan. Çoğul konuşuyorum, çünkü fotoğrafçı arkadaşım var yanımda.
Kadını izledik. Mahzenin bir bölmesine girdik. Bize duvarda asılı dev bir halıyı gösterdi. Halının üstünde yeşiller, sarılar çakıyor, nehirler, aşklar akıyor.
"İşte bu Tristan ve Yseulte!" diye açıkladı gururla.
Sonra Jorge Amado'nun 'Tarçın Kokulu Kız'ını seyrettik başka bir duvarda. Kırmızılar, tarçın rengi yün topakları, kahverengiler. Lamartine'in 'Göl' şiiri, bir başka halıda mavinin yeşile karıştığı, ortasında anafor yaptığı bir yün deniziydi. Beethoven'ın yedinci senfonisi ise aşkla dokunmuş bir sanatın doruk noktasını belirtmek üzere serginin en saygın yerinde, göbek duvarda asılı duruyordu.
Hepsini kendi elleriyle dokumuştu kadın, bu inanılmaz güzellikteki halıların.
Bir sanatçı niçin çalışır?
Ben varım, beni görün, diye değil mi?
Seçkin, ama ince tayyörü içinde, o soğuk mahzende, yapıtları arasında poz verdi bize, aristokrat görünümlü halıcı kadın.
Lamartine okuyup Wagner dinlemek ve şu soğuk mahzende titremek yerine, akşamları gangsterli Amerikan dizileri ile coşup öğleden sonraları Brezilya dizileriyle ağlasaydı acaba hangi halıları dokurdu sizce?
Adam sen de!
Mi dersiniz?
Paris, yüzyıllardır Paris kalıyor. Güzelliğine güzellik ekliyor. İstanbul ise doğal sermayesini tüketip ecişbücüşlükler üretmekle meşgul.
Nedeni açık değil mi? Kentleri yapan insanlar. Tersi söz konusu değil.
