Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Kaplıca usulü haşlama

Radikal · 20 Ağustos 1997

İnsanların da arabalar gibi aşınma sınırları var. Belli bir kilometreyi geçtin mi istediği kadar yerinde olsun gösterişi, ordan burdan çatlayıp patlamaya başlıyor motor. Tekleyen arabanızı ister atar, ister satarsınız; ama söz konusu kocanız ya da karınız olunca işine son verilemiyor.

Bence, kırk beş yaşındaki erkeklerin göğsüne birer tabela almalı: "Sarmayın, kırılır." Üflesen nezle oluyor, ellerini sıksan omuzları çıkıyor, öyle bir çıtkırıldımlaşıyorlar. 45 - 50 dönemeci böyle mızmız hastalıklarla geçiyor ya da ellisine gelince birdenbire yeniden doğup, 'onsekizlik delikanlı' gibi hissediyorlar kendilerini. O zaman da körpe et merakları başlıyor.

Bizim şef (bazıları anasından 'şef' doğar) henüz birinci aşamada. Parmağını oynatsa eli inciniyor, bacak bacak üstüne atsa bileği burkuluyor, su içse şişmanlıyor, içmese böbrekleri taş yapıyor. Ama hâlâ glastnost ilan edecek kadar dizginler elinde ve burnundan kıl aldırmamakta. Geçen hafta pabuçlarını bağlarken beli tutuldu. Feminist bir kadın olduğum için ayakkabılarını kendisi bağlar. Doğrulmasına doğruldu, ama arka cepheden bakınca sırtı, Zorro'nun imzası gibi kaldı.

Eline İspanya'nın 1000 sayfalık 'Mavi Kılavuzu'nu aldı. Hemen başımıza gelecekleri anladım. Aynı kılavuzun Türkiye baskısıyla Gaziantep'i gezerken az kalsın Suriye'ye geçiveriyorduk farkında olmadan. Ama ne çare. Uzun incelemelerden sonra Arnedilo diye bir yerde karar kıldı: Altmış derecede sıcak su kaplıcaları. Baş ağrısı, diş ağrısı. Halep çıbanı, kabızlık, hazımsızlık, iştahsızlık, damızlık, kansızlık ve mızmızlığa iyi geliyormuş; herhalde 'sırtımıza' da iyi gelir.

Çamura bulayıp altmış derecede pişirecekler, sonra kabuklarımızı kırıp yiyecekler, Güney Amerika'da kirpileri de aynen böyle yiyorlar. Artık bu kadarı fazlaydı. Derhal hastalanmaya karar verdim.

Doktorlarla aram, oldum olası iyidir. Dilimi çıkardım mı kesin perhiz, göz kapağımı devirince bol yemek yazarlar. Bizim Baskistan'ı mesken tutan bir Perulu doktor arkadaşım var. Güney Amerikalı göçmen statüsüne bakmadan, gitti bir Fransız hanıma âşık oldu. Yüzümü makyajsız görünce, ilginç Fransızcasıyla raporu çaktı: "Bir hafta kesin portakal, her gün üç bardak dilenme suyu!"

Kediyi koltuğumun altına kıstırıp sıcak yatağıma yuvalandım ve zayıf bir sesle inledim: "Siz Arnedillo'ya gidin ben kendime bakarım."

Ne gezer! Sen misin hasta olan, Şefin parmak şıklatması üzerine tedavim başladı: İki gün boyunca içirilen 19 bardak ıhlamur, 21 adaçayı, 30 portakal suyu, sayısız kekik, nane ve keten tohumu lapaları sonucu kendimi birdenbire iyi hissetmeye başlamıştım. Çaresiz Arnedillo'ya doğru yola koyulduk.

Size bu satırları, göl büyüklüğünde bir havuzun sularında şıpırdayan şişme yatağımın üstünde yazıyorum. Altmış derecede çıkan suları otuza değin soğuttuktan sonra, çimlerin arasında gökyüzüne nispet yapan masmavi bir havuza boşaltıyorlarmış meğer. Arnedillo kaplıcaları, uçsuz bucaksız RIOJA Vadisi'nin ortasında, kekik kokulu dağlardan akan bir sıcak su nehrinin ehlileştirilmesiyle turizme açılmış. Kaplıcaları çevreleyen minik köy. Ortaçağ'da yapılmış bir kilise ile on beş taş evden oluşuyor. Kışın bu köylerde oturan köy halkı, yaz gelince dağların içine oydukları mağaralara taşınıyorlar. Biraz Kapadokya'yı andıran yumuşak kayaların içine oyulan mağara evlere baca, pencere açılmış, süslü kapılar takılmış. Elektrik ve su tesisatları var. İki yanlı mağara evlerinin uzandığı dağ yarığına bir de ad koymuşlar: Troglodit Sokağı.

Sırtımıza iyi gelecekse, burada mağara adamı olmaya bile razıyım.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1