Elli yaş tadında ve bahar ateşinde
Radikal · 3 Eylül 1997
Biz kadınlar yirmi yaşlarımızda, kendimizden on yaş büyük erkeklere meyleder, 'olgun' derdik. Onları pek deneyimli sanır, biraz da öğretmen bellerdik.
Otuz yaş erkekleri mi olgun değillerdi, yoksa biz mi çabuk yol aldık, bilmiyorum 'otuz yaş' eşiği bizler için arkada kalınca hayal ettiğimiz erkeklerin de yaşları değişti gibi. Birinci çoğul kişi kullanıyorum, çünkü aramızdaki pek çoğunun bu düşünceyi paylaştığına inanıyorum. Artık yirmi yaşında var yok erkeklere de karşı değilim, ama elli yaşındaki delikanlıları çok çekici buluyorum.
Günün birinde hangimiz, saçlarına kır düşmüş (ama dökülmemiş) yaşamışlığı yüzünün çizgilerinde özetli, görmüş geçirmiş, feleğin çemberini çevirmiş ve bütün deneyimlerine karşın bize âşık olacak bir elli yaş delikanlısı hayal etmedi ki?
İşte Jean Paul Belmondo, işte Alain Delon, işte eski Fransız Dışişleri Bakanı Roland Dumas ya da yaşasaydı (saçları dökük olmasına rağmen) Yves Montand... Hangimiz hangisine hayır derdi ki?
Bütün örnekleri Fransa'dan seçmemin bir nedeni var. Çünkü size Amerikan dizilerine taş çıkartan ve Fransa'da geçen bir aşk öyküsü anlatacağım.
Amerikalılar garip bir ulus. Irak'ta, Somali'de, Bosna'da harekete geçmeleri zaman alıyor, ama bir kez ısınınca, hiç kimsenin altından kalkamayacağı çapta seferberlikleri sırtlanıyorlar. Sonucun başarısı önemli değil, ama kullandıkları yöntemler şaşırtıcı büyüklükte oluyor hep. Galiba bu performans bireylerinde de var ve öykümüzün kahramanı Amerikalı ellilik dilber, bu ulusa yaraşır bir 'Operation Love'in en güzel kanıtı.
Paris, insanların müzeler ve sinemalar önünde kuyrukta beklediği bir ütopya kentidir.
Kansas City'de ünlü bir portre ressamı olarak yaşayan Anne Burgess Rowe da bu gerçeği biliyor ve soğuk bir Paris sabahında, Fransız Ulusal Kitaplığı'nı gezmek için sıra bekliyordu. Işıklar kentinin müzelerini, galerilerini okyanusları aşarak tavafa gelmiş bir kültür turistiydi.
Ulusal Kitaplık'ın önünde zaman geçmek bilmiyordu. Anne Burgess Rowe, kendisiyle birlikte sıra bekleyen yakışıklı bir ellilikle çene çalmak istedi. Adam, uzun boylu, soylu görünüşlü, şakakları ağarmış bir Fransız centilmeniydi. Ancak Anne Fransızca, adam da İngilizce bilmiyordu. Çat pat kahramanımız, yakışıklı Fransızın yalnızca Marsilyalı olduğunu anladı. Ama derin kahverengi gözlerine bayılmıştı.
Ulusal Kitaplık'ın gıcırdayan parke salonlarını birlikte gezdiler, altın yaldızlı yüksek tavanlarını birlikte seyrettiler ve deri ciltli yüzyıllık kitapların eski parşömen kokusunu birlikte çektiler içlerine.
Anne Burgess Rowe, yanındaki yakışıklı Fransız erkeğinin evindeki Japon estamplarını görmeyi yeğlerdi belki, ama Ulusal Kütüphane'nin eşsiz koleksiyonlarıyla da yetiniyordu. Paylaşılmış bir mutluluk anının büyülü kapısından çıkarken, pratik Amerikalı, belki sonunda Japon estamplarını da görebilir diye, erkeği birlikte bir kahve içmeye davet etti. Ancak Fransız centilmeni, öneriyi, tarzanca fakat nazik bir biçimde, "Başkası tarafından beklendiğini" öne sürerek geri çevirdi.
Ayrıldılar.
Anne Burgess, Kansas City'ye döndü. Ama adını bile bilmediği yakışıklı Marsilyalıyı unutamıyordu. Anne Burgess'in dört çocuğu vardı. En büyük kızı, annesinin sararıp solmasına dayanamadı ve işe el koymaya karar verdi. Amerikanca bir müdahaleyle hem de. Aradı taradı, Marsilya'da en çok okunan gazetenin adını öğrendi ilkin: Provençal. Sonra gazeteyle ilişki kurdu ve bir kayıp ilanı yayımlattı. İlanda, "Filanca tarihte Paris'te Ulusal Kitaplığı Amerikalı bir ressamla gezen 1.85 boyunda, kır ve kıvırcık saçlı, kahverengi gözlü bir adam" aranıyordu. İlanın ilan edilmeyen bölümünde, başvuracak kişilerden kimin gerçek 'Kül Kedisi' olduğunu anlamak için hangi vitrin ve kitap önünde saat kaçta durulduğu, kitaplıktan çıkarken aranan kişiye ne önerildiği ayrıntıları yer alıyordu.
Gazeteye pek çok telefon geldi. Pek çok galeri sahibi Anne Burgess'e Marsilya'da sergi açmasını öneriyor, pek çok çapkın, 'O benim!' diyordu. Ancak gerçek Kül Kedisi ortada yoktu.
Fakat Marsilya'nın küçük bir köyünde bir ihtiyar kadın, ilanı özenle kesmiş, hafta sonu kendisini ziyarete gelecek yakışıklı oğlunu bekliyordu. Onun Paris'e gittiğinden haberi vardı ve tarif tıpı tıpına uyuyordu sevgili yavrusuna.
Hafta sonu, bir üniversite profesörü olan yakışıklı Marsilyalı o küçük köye, annesini ziyarete geldi ve ilanı okuyunca gazeteye açtı telefonu.
Ellinci baharındaki delikanlı, adını açıklamak istemiyor. Ama kendisine Kansas City'lerden ilanı aşk eden çılgın Amerikalı için, "Duygu ve isteklerinin sonuna kadar giden kadınlara bayılırım" diyor.
Ve Paris'te başlayan bir karşılaşma, sizin şu satırları okuduğunuz sırada Kansas City'de belki de karşılıklı bir sevda öyküsü olarak devam ediyor.
Darısı başımıza.
