Tarihin mor rengi
Radikal · 6 Eylül 1997
Bütün dinlerin kendi yobazları vardır. Bir düşünceyi, kör değneği beller gibi tek araç ve yaşamın biricik gerçeği kabul edip, kendisinden farklı düşüneni kâfir ilan eden bu bağnazlar; Nemrut Dağı'nda "İslam kültürü değil!" diye bin yıllık heykelleri kıranlar, Kudüs kentinde "Yahudi" olmayan geçmişi hiçe sayanlar ve güzelim Cordoba Camii'nin ortasını yıkıp, eciş bücüş bir katedral konduranlardır. İster Müslüman olsunlar, ister Musevi ya da Hıristiyan, insanlığın ortak geçmişinin utancı, tarihin kara lekesidir onlar.
O tarih ki, hiçbir toprağın ezelden ebede tek bir uygarlığın yatağı olamadığını defalarca göstermiştir. Toprak, "Miras demiş, sende de kalayım biraz" sözünün canlı kanıtıdır. Üzerinden gelip geçen toplumlar, toprağın mirasını ya katlayarak zenginleştirirler ya da yiyip bitirirler. Yobazlar, kendi uygarlığını diğerlerine üstün sayarak o mirası yerle bir eden barbarlardır.
Batı Anadolu topraklarında, biz Müslüman Türklerden önce, Ortodoks Rumlar vardı. Onlardan önce, çok tanrılı Truvalılar, Lidyalılar, İyonyalılar, Misyalılar, Karyalılar ve Frigyalılar. Bu uygarlıkların her biri kendi eserlerini yarattı. Bazıları, bugün bile başarılamayan su yollarına, kent yapılarına, üstün yaşam biçemlerine ve sanat yapıtlarına imza attılar. Anadolu toprağında, kendinden öncekini önüne katıp süren ve yerine oturan hiçbir uygarlık, daha üstün değildi. Yalnızca farklıydı. Ve yobaz olup olmadığı, devraldığı mirası koruma, benimseme ve üstüne yeni bir şeyler ekleyebilme yeteneğiyle anlaşılıyordu.
Bu toprakların bugünkü sahiplerinin, mülkiyetlerinin dünya durana dek kalıcı olduğunu sananlar, yanılırlar. Süresi ne olursa olsun, tüm toplumlar, tüm uygarlıklar, tüm dinler ve kültürler, geçicidirler. Ve varlık gösterdikleri zaman dilimleri, yeryüzünün ömrüne oranla kısacıktır hepsinin.
Fransa'nın Akdeniz'e açılan güney kenti Marsilya Limanı, İstanbul'a denizden varırken algıladığımız güzelliğe denk bir duyguyla heyecanlandırır insanı. Marsilya Limanı'nın girişinde: "Oturduğunuz bu kent, Milat'tan Önce 600 yılında, Phocea'dan gelen denizciler tarafından kurulmuş ve Phocea uygarlığı, buradan yayılmıştır" diye yazar.
Phocea, bizim güzelim Foça'dan başka bir yer değildir. Fransız basını, Marsilya'dan söz ettiği zaman, "Ville Phoceenne" der. Yani Foçalı Kent. İzmir'in yakınlarındaki tarih hazinesi Foça'nın geçmişteki simgesi, bugün topraktan heykelcik olarak çıkan, eskiden halk meclislerinde, tapınaklarda ve agora'da yer alan "Horoz"du. Foçalı denizciler, gemilerinin baş taraflarına tahtadan yontulmuş horoz simgesi koyarlardı. Foça'dan çıkan bu horoz, önce Marsilya'ya geldi, ardından tüm Fransız topraklarına yayılıp "Galya Horozu" olarak bir ulusun sembolü oldu. Fransız futbol ve rugby seyircilerinin, maç öncesi sahalara saldıkları horozların geçmişinde, bizim Foça var, sizin anlayacağınız.
Fransız kıyılarına "yazı"yı ve zeytinciliği taşıyan da Foçalı denizciler. İddia sahibi biz değiliz, 1913 yılında Foça sahillerinde kazı yapan Felix Sartius adlı yabancı kişi.
Bizim Foça, bizim olmadan önce "Küçük İlyada"nın yazarı kabul edilen tarihçi Thestorides'i, Zenon ve Parmenides gibi iki büyük filozofu insanlık tarihine kazandıran yerdir. Bir de "mor renkli" boyası ünlüdür antik Foça'nın. Tarihin en güzel mor rengi.
Biz Müslüman Türklerin, Foça'ya neler kazandırdığını, yarın anlatmaya çalışacağım.
