Tanrıların gazabı
Radikal · 7 Eylül 1997
Bir metronom dakikliğiyle çalan zil, kapanan kapılar. Karanlık bir tünele doğru kayan ışıklı kafesin içinde, üç dakika arayla, bir sonraki istasyonda olacağız. Burası Paris metrosu. Kimse kimseyle konuşmuyor. Birbirine bakmıyor insanlar. Gözler boşluğa dikili; sanki bu vagon, bir konsantrasyon kampına götürüyor hepimizi. Öylesine sevinçsiz, kendi içlerine dönük robotların dünyası. Sıla hasreti, ansızın parlayan bir alev gibi yalıyor yüreğimi. Ülkemin göğünü, insanımın kahkahasını özlüyorum.
İçime akıttığım gözyaşlarımı, arkada bıraktığım Ege güneşinde kurutuyorum. Foça'yı, Karaburun'u düşlüyorum. Türkçenin en güzelini konuşan balıkçılarımı, gözleri denizleri gibi mavi, mavi olmasa bile mavi; güleç yüzlü, aydın Ege'lilerimi anıyorum hasretle. Homeros'un Odysseia destanında, Foça'daki Orak adasının batı yüzündeki kayalıkların özel bir yeri vardır. Tanrıların, beyaz köpükleri taş keserek, denize karşı diktiği bu korkunç ve güzel kayalıklarda, dayanılmaz çekicilikteki sesleriyle masallaşan Sirenler yaşardı. Sirenlerin çağrısını duyan gemiciler, fareli köyün kavalcısı peşine takılan çocuklar gibi, teknelerinin dümenini bu kayalara kırıp, parçalanırlardı. Tanrılara eşit Odyseus, Siren kayalıklarının arasından geçmek üzereyken, Büyücü Kirke'nin verdiği öğüdü anımsadı. Tayfalarının kulaklarını balmumuyla kapattırdı. Kendini geminin direğine bağlattı, ağzını tıkattı. Kulakları, Sirenlerin kayalıklarda yankılanıp dalgalara dağılan dayanılmaz çağrısını duyabilmek için açıktı. Ancak ne emir verebildi tayfalarına dümeni kayalıklara kırmak için, ne de bağlı olduğu direkten kurtulup suya atabildi kendisini. Ve aldatıcı güzelliğin çekimine karşı, o güne değin tek bir gemi, Odyseus'un teknesi süzülerek geçip gitti tehlikeli sulardan.
Bugün o kayalıklarda artık Sirenler değil, Foça belediyesi ve başkan Nihat Dirim'in, üstüne titrediği foklar yaşıyor artık. Daha ne kadar? Bilinmez. Tanrıların gazabı, ne günah işlendiyse, tüm Anadolu toprakları gibi Foça'yı da cezalandırmak için "çağdaş" Türkleri göndermiş çünkü buralara da. Çağımızın Türkleri, yani biz, gelmişiz Foça'ya ve ilk işimiz Yeni Foça'yı öldürerek bir beton yığınına gömmek olmuş. Halen, kuruluşu Yeni Foça'dan üç bin yıl öncesine dayanan tarihi Foça, çevre bilinci olan bir avuç insanın gayretleriyle "çağdaş" Türklerin, taşlaşmış deniz anaları gibi kıyılara yapışan beton ordularından korunmaya çalışılıyor. Çünkü tarihi Foça hakkındaki SİT kararı ilk kez ANAP'lı Serdar Mersin'in belediye başkanlığı yaptığı 1984 ve 89 yılları arasında kaldırılıyor, Foça kıyıları talana açılıyor ve o güzelim Foça'yı bir kanser gibi saracak, lahmacun hevenkleri gibi altı katlı apartmanların yapımına izin veriliyor. Tanrıların, bu toprakların değerini bilmeyen insanlara kızıp, Foça'ya ceza olarak gönderdiği "çağdaş" Türklerin sonuncusu Serdar Mersin, bununla da yetinmiyor. "Halk, eski Rum evlerinde oturmak istemiyor," diye tutturup İzmir'den getirdiği heyetleri, o her biri bir mücevher gibi Rum evlerinin yıkımına ve yerlerine, kendi ruhsuzluğuna "formika" inşaatlara izin vermeleri için zorluyor. Allahtan, başkanlıktaki ömrü yetişmiyor bu isteklerinin tamamının gerçekleşmesine ve yerine, Dirim ailesindeki üçüncü belediye başkanı kuşağı, Nihat Dirim seçiliyor. Yarın, Foça'nın nasıl olup da Tanrıların gazabından, Yeni Foça'dan daha az yara alarak kurtulduğunun öyküsünü anlatacağım.
