Mavi bir düş
Radikal · 8 Eylül 1997
İsmail kaptanın teknesi Ömür, kocaman, kunt bir balıkçı gemisi. Ege'nin derin mavi sularına dikiyor burnunu, bıçkın bir alışkanlıkla yarıyor denizin yumuşak karnını. İsmail kaptan, dümende. Gemiciler, sudan avladıkları balıklar gibi hareket ediyorlar teknenin üstünde. Hiçbirinin ayakları urganlara, ağlara dolaşmıyor, çünkü urganların ve ağların bulunduğu mevkii bize bırakmışlar, teknenin dış kenarları üstünde sekiyorlar birer kedi çevikliğiyle. Bu trol teknesinde yabancı tek madde, yolcular: Nereye tutunacağımızı, nereye oturacağımızı bilmeden, her kalkışta bir yerlere takılıp tepe taklak düşerek, dalgalarla ıslanıp güneşte kuruyarak, şarkılarla türkülerle, yol alıyoruz. Derken teknenin motorları duruyor. Kocaman vinç, iki demir kapıyla çevrili ağları boşaltıyor denize. Ege'nin en mahrem yerlerini tarıyoruz. Ağlar, ne kadar bebesi varsa suların, güverteye boşaltıyorlar. "Ah, canım pek de minikmiş," acımaları arasında, neye uğradığını şaşıran yavru ahtapotları, yengeçleri, çırpınışlar içindeki balıkları, yeniden suya atıyoruz. Yalnız büyüklerini alıkoyup, vicdan rahatlatıyoruz. Güneş, bu şenliği kıskanıp batıyor çok geçmeden. Yerine yıldızları nöbetçi bırakıyor. Bir de baş müsteşarı, dolunayı. Karşımızda heyula gibi dikilen beyaz Siren Kayalıkları. Teknenin minicik mutfağında, yerçekimine ve dalgalara meydan okuyan tavada, güzelim mercanlar, çipuralar, yeşil biberler kızarıyor.
Yalnız bu vatanda yaşanabilecek bir keyifle, cennetten bir gün daha çalıyoruz. Şarkılarımız Kürdili hicazkâr, Dede Efendi makamında. Şefimiz, ODTÜ'lü mimar Nejat. Tanrım, kendimden utanıyorum, bu teknede benden başka herkes nasıl biliyor bütün güfteleri? Niçin İngiltürk konuşmuyorlar İstanbul'daki gibi? Türk popu, arabeski hiç buralara uğramamış mı? Neden tüm yörelerden daha güzel, daha arı duru ve düzgün bir Türkçe konuşuyor Egeli denizciler?
Hepsi şiir yazan bu insanlara mı borçlu Foça, üç bin yaşına rağmen yıkılmayan mihrabını?
Evet. Refahyol hükümetinin bu güzelliği bir an önce yerle bir etmek hasetiyle yanıp tutuşarak, beş gün gibi rekor bir sürede kaldırıverdiği SİT kararına karşı, hâlâ ayakta Foça. Birinci müteahhit saldırısından hafif yara alarak kurtulmuş, ikinci Refahyol müteahhit çıkarmasından da öyle kurtulacak. Ve artık, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki mükemmel makalenin yazarı Oktay Ekinci'nin belirttiği gibi, antik Phokaia kenti kazılarından sorumlu Prof. Dr. Ömer Özyiğit'le, Foça'nın tüm geçmişine ve geleceğine vurgun belediye başkanı Nihat Dirim'in el ele çalışması gerek. Kentin çiçeği burnunda Tarih Araştırma Merkezi yöneticisi Nevin Köylü, o sevecen duyarlığıyla, aynı amaca, yani Foça'yı korumak amacına hizmet eden bu iki aydının arasını mutlaka bulacaktır. İnanıyorum. Çünkü Ekinci'nin söylediği gibi, uygarlığımızı korumak istiyorsak, korumacıların kendi aralarında çatışmaları lüksü yok bu ülkede.
DUYURU
Son yıllarda yerini şaşırıp Türk basınında açan bazı kabak çiçekleri, bayağı bir samimiyet üslubu içinde şahsıma ilişkin "senli benli" bir hitap biçemi kullanmak cüretini gösteriyorlar. Bu kişilerle hiçbir aile bağımın ve samimiyetimin bulunmadığını, kimsenin "ablası" olmadığımı belirtmek isterim. Kendi ablamın kardeşliği, tek oğlumun anneliği ve yeğenlerimin teyzeliğinden başka hiç kimseyle akrabalığım yoktur. Aynı kişilerin "amca" bellediği Sayın Metin Toker ve Sayın Hasan Pulur'la da bir akrabalık bağları olduğunu sanmıyorum. Bana "abla" demek hakkı, yalnızca İstanbul'un çok sevdiğim taksi şoförlerine, bakkallarına, manavlarına ve evimdeki hizmet görevlilerine aittir. Şahsıma atfedilen bu tür düzmece akrabalıklardan üzüntü duyan okurlarımın bilgisine sunarım.
