Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Diva

Radikal · 10 Eylül 1997

Her yüzyılın bir kadın, bir erkek yüzü vardır. Bu kadınlar ve erkekler, güzellikleriyle, çirkinlikleriyle, yarattıkları ve başardıklarıyla mal olurlar yaşadıkları yüzyıla. Onlar, iyi ya da kötü olabilirler. Yapıcı ya da yıkıcıdırlar. Ancak hepsi, olağanüstü akıllı insanlardır. Aptalların yeri yoktur tarihte. Peki bir insan, yalnızca hançeresinin gücüyle geçebilir mi tarihe? Bir yüzyılın "sesi" var mıdır?

O sesin adı "Maria Callas" ise evet.

Gelecek pazartesi, 16 Eylül, nasıl Prenses Diana yirminci yüzyılın yüzü unvanını kazandıysa ölümüyle, Maria Callas'ın da yüzyılın "sesi" olarak sönüşünün yirminci yıl dönümü, sevgili okurlar. Dünyanın tüm gazeteleri, dergileri, televizyonları bu gelmiş geçmiş zamanların en büyük "Diva"sını anmak hazırlığı içindeler. Sahnedeki zarafetini, sesine tutkun Luciano Visconti'den öğrenen bu kadın, sesini tümüyle yitirdikten sonra, artık fısıltıyla konuşurken, Pasolini'nin Medea filminde başrol oynamıştı. İtalyan gazetelerinde E MORTE LA CALLAS manşetiyle yer alan ölümünden sonra yakılan cenazesinin külleri, Paris'in tarihi ünlüler mezarlığı Pere Lachaise'deki bir vazoya yerleştirildi. Derken bilinmeyen eller, bu vazoyu çaldılar. Bilinmeyen kişiler bir tekneyle Akdeniz'e açıldılar ve Maria Callas'ın küllerini denize savurdular. Sonra geri getirip boş vazoyu yerine koydular Pere Lachaise mezarlığında.

Federico Fellini'nin, divanın ölümünü haber veren E MORTE LA CALLAS manşetine nanik yaparcasına E LA NAVE VA adını verdiği eşsiz film, işte bu garip cenaze törenini anlatır. Ve filmde, Callas'ın küllerini denize savuran oyuncu, gelmiş geçmiş zamanların en büyük modern dansçısı, Pina Bausch'dan başkası değildir.

Callas olmadan önce Maria Kalogeropulos'tu divanın adı. New York'a yeni yerleşen bir Yunanlı göçmen ailesinden, 2 Aralık 1923'te doğmuştu. Annesi Evangelina, 16 yaşına gelen ve burnunun ucunu bile göremeyecek kadar ağır miyop, koca burunlu, tombul kızını ne yapacağını bilemiyordu. Bir gün onun şarkılarını dinlerken karar verdi, New York'u falan boşverip, ülkesine dönecekti. Çünkü en iyi ses eğitmeni Elvira de Hidalgo, Atina'da yaşıyordu.

Adını Maria Callas olarak kısaltan miyop tombul, üç oktavlık sesine ab-ı hayat bulmuşçasına sarılan hocasının hakkını verdi. Scala Operası'nda, zamanın en iyi orkestra şefi Tullio Serafin, Callas için çıldırıyordu. Maria, Verdi'nin uçucu notalarından, Wagner'in kalın ve tumturaklı tınılarına, aynı hafta, aynı gün, aynı saat geçebiliyordu. Hançeresi, hangi ses istenirse, onu verebiliyordu. Maria Callas'ın cellatları, iki erkek oldular. 1947-1958 yılları arasında evli kaldığı kocası ve emprezaryosu, işadamı Carlo Meneghini, Callas'ın olağanüstü sesini, art arda imzaladığı anlaşmalarla hovarda bir cömertlikle harcadı ve ilerde tümüyle kısılmasına yol açan tahribatı yaptı. Güzel ve güçlü sesler de hassas kulaklar gibidir. Aşırı kullanımda tükenirler. Kendisine çılgınca hayran olan Luciano Visconti'ye teslim olduğunda henüz vardı sesi, ama kaderi belirlenmişti. Usta Visconti'nin yönetiminde, birkaç ay içinde on iki kilo verip o bildiğimiz peri zarafetine kavuştu. Derken, ikinci celladıyla karşılaştı ve sonradan görmenin bütün kabalığını ruhunda taşıyan Yunanlı armatör Onasis ile yaşamaya başladı. Dünyanın taptığı Callas, Onasis tarafından herkesin içinde hakaret edilen bir kadındı. Ve Maria, sevdiği adamın Kennedy'nin duluyla evlendiğini gazetelerden okuduğu gün, düşüp bayıldı.

O kederin altından kalkamadı. Sesi bitmişti. Ancak efsane sürüyordu. Onun için, "Callas, Akropol gibidir. Harabesi daha da güzel" deniyordu. Maria Callas, tükenmiş hançeresindeki son soluğunu, Paris'teki evinde yapayalnız verdi. Cesedini bir gün sonra buldular. İntihar edip etmediği, hâlâ bilinmiyor.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1