Şanslı kovboylar
Radikal · 12 Eylül 1997
Türk insanının taklit yeteneği ve "bir örnek" merakı, dinamiğini bir türlü anlayamadığım, anlayamadığım ölçüde de ilgimi çeken bir konudur. Yüksek sosyeteden birisi burun yaptırıp güzel mi bulundu? Hop, bir yıla kalmadan mantar gibi aynı burun biter, pek çok hanımımızın suratında. Sahile inen bir tepecik mi yağmalandı? Hop, bir yıla kalmadan çok lüks, ancak birbirinin aynısı bir villa ordusu uzanır denize. Yol bulunmuştur, para vardır, dolayısıyla her insanın kendi zevkine uygun, farklı ve özel bir yapı kondurması için olanak yaratılmıştır. Ancak bizim Türk milleti gider ve kıç kıça kondurduğu "bir örnek" duvarlar arasında mutlu olur. Birilerine ve dolayısıyla birbirine benzemeye meraklı bir ulustur Türkler. Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar kaygısıyla, ödü kopar farklılaşmaktan. Böyle bir görenek alışkanlığının geçerli olduğu ülke, elbette ki dış etkilere en yatkın yerdir. İşte bu yüzden kimi çöl bedeviliğine özenir Türkiye'de, kimiyse Amerikan hayranlığına soyunur.
İkincilerin gözü aydın olsun, Arnold Schwarzenegger, Sylvester Stallone ve Bruce Willis'in para bastığı "Planet Hollywood" restoran zincirinin bir halkası da İstanbul'da açılacakmış. Sinemalarımızı teslim alan Rambolar ve zırpolar, midemize de el atıyorlar. Peki ne yedirecekler bu restoranda bize? Dünyanın her bir yanında, aynı yağ, aynı mısır, aynı yeşillik oranıyla, aynı miktarda, aynı tabaklarda ve aynı çatallarla sunulan salatalar, falan. "Bir örnek" merakımız için ideal bir formül. Mc Donald's hamburgerleri gibi. Ne büyük mutluluk Tanrım! Biz de Avustralya'dan Amerika'ya, tüm avam kabileleri ne yiyorsa onu yiyecek ve böylece, çağdaş, dünyalı, evrensel hissedeceğiz kendimizi. Rambolar ve zırpolar ise, merak etmeyin, bize sundukları şeyleri ağızlarına koymazlar. Onlar Fransız şarabı içer, deniz ürünleri ile beslenir, kahvelerinin yanında da Belçika çikolatası yerler. Çünkü enayi değildirler. Lütfen dersleri ve hocaları karıştırmayalım. Biz, Mc Donald's'da ve Planet Hollywood'larda bir yandan (olmayan) Amerikan mutfağını gövdeye indirmek, aynı anda da geçmişte gördüğümüz ve gelecekte göreceğimiz Amerikan filmlerini içimize sindirmekle görevliyiz. Onlar ise, bizi bu tür bir yaşama "alıştırmakla" yükümlü reklamcılar, yani eğiticilerimiz.
İstanbul'un en zengin ailelerinden birine mensup bir arkadaşım anlatmıştı da, katıla katıla gülmüştüm. İstanbul'da bir eli yağda, bir eli balda, dolaplarından kürkler, kutularından mücevher taşan, evinde bir ordu hizmet görevlisiyle, çamaşır makinesi nerede durur, ütü odası nerededir bilmeyen arkadaşımın en büyük isteği, ABD'ye gidince herkesin yıkadığı mekinelerda yıkamaktı çamaşırını. Çünkü Amerikan filmlerinde, bu çamaşırhanelerde geçen serüvenler vardı. Sonucu tahmin edersiniz. Arkadaşım gitti, gördü ve zor attı kendini dışarı.
Bir çamaşırhaneyi özletecek kadar başarılıdır Amerikan rüyacıları.
Bu yaz İstanbul'da geçirdiğimiz süre içinde, oğlumun genç arkadaşlarını ağırladım bir gün evde ve kendilerine, mahallemizin döner ekmeğinden ikram ettim. Çocuklar, "Aaa..." diye şaşırdılar. "Aylar var ki biz döner yemiyoruz!" Peki ne yiyorsunuz sorusunun yanıtı, inanın bir satır gibi düştü beynime: Her Allah'ın günü, öğle vakti hamburger yemeğe koşullanmışlardı. Dönerden daha mı lezzetli olduğundan? Yok canım, modaydı. O kadar. Kim ne söylerse söylesin, kim nasıl açıklarsa açıklasın, o canım köftelerin ülkesinde, hamburgere talim edilmesini anlayamayacağım. İsteyen istediği kuramı ileri sürebilir, her şeyin üstüne irin gibi mayonez, kan gibi ketçap sıkmak alışkanlığını kavrayamıyorum.
Ve kötünün ve kalitesizliğin, salt birbirine benzemek güdüsüyle, iyiyi ve güzeli bu kadar çabuk kovabilmesini içime sindiremiyorum bir türlü.
