Kutsal ticaret
Radikal · 19 Eylül 1997
İnsanoğlunun çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçiş dönemi bütün sosyolojik boyutlarıyla incelendiğinde, karşımıza tuhaf bir gerçek çıkar ve toplumlardaki ticaret etkinliğinin tek tanrılı dinlerin yayılmasıyla doğru orantılı bir büyüme gösterdiği anlaşılır. Tarihte önce "değiş tokuş" sistemiyle başlayan ticaret, elbette çok tanrılı dinler döneminde "para" birimleri karşılığı alış veriş türünde vardır. Ancak bugün anladığımız biçimdeki ekonomi biliminin ilk temelleri, tek tanrılı dinlere geçiş sürecinde atılmıştır. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet mi ticaretin gelişmesine yol açmıştır? Yoksa ticaretin gelişmesi ya da değişmesi sonucu mu Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet yayılmıştır? Bu soruların yanıtını aramak, beni aşar. Ancak yadsınamayacak gerçek, tek tanrılı dinlerle ticaret etkinliklerinin, daha doğrusu serbest pazar ekonomisinin, tarih boyunca iç içe yaşamasıdır. Pek çok din savaşının gerisinde, ticari bir amaç, kaybedilmesi ya da kazanılması söz konusu olan bir "pazar" sorunu vardır. Kimi dinlerin doğuş nedeni biraz karıştırıldığında, bölgedeki insan toplulukları arasındaki ekonomik çıkar farklılıklarına göre yayıldığı görülür.
İşte bu yüzdendir ki günümüzde, tek tanrılı üç dinden her biri ticaretten nasibini almakta ve hatta çoğu kez "din" bir ticaret aracı olarak kullanılmaktadır. İnsanların inançları, ister Hıristiyan, ister Yahudi, ister Müslüman olsun tarih boyunca bir ekonomi pazarı yaratmıştır ve birileri daima birilerinin inançlarından para kazanmıştır. Ancak ticaret ile dinin iç içeliği, nedense, en tüccar din olan Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın "dış" cilasına, yani mabetlerine taşınmamıştır.
Oysa İslamiyet dini, tarihte belli bir mesafede tuttuğu ticareti, yaşadığımız çağda ve özellikle Türkiye'de camiiye sokmuş, yani kutsal mekânına taşımıştır.
Dünyanın hibir yerinde, bir kilisenin altına köfteci dükkânı açılmaz. Dünyanın hiç bir yerinde, bir sinagogun süpermarketle aynı binada olduğu görülmemiştir. İstanbul'daki Sıraselviler Caddesi bitimindeki Firuzağa Camii'ni hiç gördünüz mü? Caminin alt katında köfteci, bakkal ve genel hela var. Aşağıda yiyip içip, rahatlayan müminler, yukarıda namaz kılıyor ve ulviyete kulak veriyorlar. Ankara'daki koskoca Kocatepe Camii'nin bir bölümü otopark. Bir bölümü, "Beğendik" süpermarketine kiralı. Beğendik süpermarketler zinciri, camideki dükkânlarında içki satmazken, Yenimahalledeki şubelerinde içki satıyor! Yine Ankara'daki Gaziosmanpaşa Camii'nin altı, eczane. Örneklerden en acısı, herhalde Arslanhane Camii. Ankara'daki Selçuklu eserlerinden en eskilerinden biri olan 13. yüzyıl mimarisi bu güzelim mabedin altı, un tüccarları ile şekercilere kiralı. Bu örnekleri, tüm Anadolu'ya ve Avrupa'daki Türk camilerine yayabilir, her kent, kasaba ve köyde aynı garip manzarayla karşılaşabilirsiniz. Ben size yalnız benim gördüğüm ve içimi en sızlatanları söylüyorum.
Çünkü sızlıyor içim. Kabullenemiyorum bir türlü, Allah'a giden ulviyet yolunun dükkânlardan ve helalardan geçmesini. Din, ticareti mi kutsuyor, yoksa ticaret mi inancı kutsallaştırıyor, bu camilerde? Ticaret merkezi mi açıyorlar, yoksa ibadet yeri mi? Bırakın bir inancın ulviyetini, estetik nedenlerle bile iğrenç bir manzara değil mi? Kimseye batmıyor mu, kimseyi rahatsız etmiyor mu bu süpermarket camiler?
Eski camilerin de külliyeleri, dükkânları vardı. Ancak belli bir mesafede ve mabedin dışına inşa edilirlerdi. Yaşadığımız Türkiye'nin yeni mimarisinde ticaretle dinin bunca samimiyeti niye?
Aslında benimki boşuna bir isyan. Günümüzde İslamiyet'i, "şöyle yatacak, böyle sevişeceksin" kurallarına indirgeyenler ve "taharet sağ elle mi yapılmalı, yoksa sol elle mi?" tartışmasını din felsefesi sananlar, elbette camide köfte yiyip, köftecide namaz kılarlar.
