Devletin garsoniyeri
Radikal · 24 Eylül 1997
Son yıllarda adam gibi köşe yazarı sıkıntısı çeken Türk basını, doğrusunu beceremeyince eğrisini üretti ve iki yeni "yazar" cinsi türetti. "Köş" yazarlar ve "keş" yazarlar olarak ayrışan bu kişilerin ortak yanı, her iki türün de derin bir hamam kültürü sahibi oluşu. "Köş" yazarlar tellaklıktan geliyor ve nefis kese atıyorlar. "Keş" yazarlar ise, tellak ağbilerine harika peşkir tutuyorlar. Herşeyi bilen "bensöylemiştim"ci köşler bilir. Ama belki, müdürünü anmadan kalem, karısına danışmadan peşkir tutamayan keşler bilmezler diye söylüyorum: Bir erkeğin gizli ilişkileri için tuttuğu özel oda ya da daireye, "garsoniyer" denir. (Bk. Büyük Larousse)
Milliyet gazetesinin dünkü sayısında, Ayhan Aydemir'in bir haberi vardı. Anadolu Kulubünde garsonluk yapan ve kasiyerliğe kadar yükselen Ali Cebeci adlı vatandaşın başarı ivmesi, devlet tavanına gelip dayanmış ve bu sayın garson emeklisi, bayındırlık bakmayanı Yaşar Topçu tarafından İller Bankası Yönetim Kurulu'na üye atanmıştı. Birinci derecede 3 bin 600 ek göstergeyle devlet memuru maaşı alacaktı.
Müthiş bir heyecan ve sevinç kapladı içimi. Garson ne demekti? Kahvehane, çayhane ve lokantalarda müşterilere hizmet eden kişilere, garson denirdi. İyi garsonlar, iyi yerlere gelirdi. Yüksek müşterilere yüksek hizmet veren garsonlara ise elbette devletin yükseklerinde yer verilirdi. Acaba Ali Cebeci garson kardeşimiz, Yaşar Topçu ağbisine nasıl bir hizmet vermişti ki, İller Bankası Yönetim Kurulu'na kadar yükselmişti?
Hayal kurmaya başladım. Örneğin vefakar müşteri, henüz bayındır değilken, Anadolu Kulübünde bir gün canı çorba içmek istemiş olabilirdi. Çorbasını lüpletirken, birdenbire hapşırık tutmuş ve hapşırığın şiddetinden, takma dişleri kaseye düşmüş olabilirdi. Takma dişleri alacağım derken tabağını devirip peçetesini yere düşürmüş olabilirdi. Eğilip peçeteyi yakalayayım derken, pantalonu cart diye yırtılmış olabilirdi. Eğikken başına hücum eden kan, doğrulunca birden çekilip şiddetle hapşırmasına neden olabilirdi. Ve... Böyle bir durumda hiç kimse kahkahasını tutamazken, cefakar garson hayranlıkla yaklaşıp: "Kulaklarınızla da bir şey yapamaz mısınız efendim?" diye rica etmiş olabilirdi, müşterisinden.
Ya da bir gün, sefakar müşterinin canı kağıt kebabı çekmiş olabilirdi. Kebabı kağıdıyla birlikte yemeğe davranırken, fedakar garson yetişip, kebabı kağıttan ayırmış ve kendisini yüklü bir meblağ çekini yutmaktan alıkoymuş, olabilirdi!
Belki de bir başka gün, sayın garsonumuzun saygın müşterisi, hela dönüşü, af buyrunuz, pantalonunun önünü iliklemeyi unutmuş olabilirdi. Deneyimli garson, nazikçe yaklaşıp kendisine gümüş tabak içinde ikiye katlanmış bir kağıt uzatmış, olabilirdi. Kağıtta, "Özür dilerim, pantalonunuzun önü açık! Cüretimi bağışlayın, fakat sizi seviyorum!" yazıyor ve saygın müşteri de vefa duygularına garkolmuş olabilirdi.
Türkiye'de her şey olabilirdi. Kişinin yoktan var edildiği, şağ bileğinin alma, sol bileğinin koyma gücüyle, çamurdan çikolata yaratan tek ülkeydi Türkiye. Bu devlet, deneyimli ve eğitimli adamların değil, "komisyoner"lerin devletiydi. Komisyoner devletin, elbette bir garsoniyeri bulunmalıydı. Halkı soyanların birbirini soydukları bu garsoniyerin memurları, elbette garson ya da kasiyer olurdu.
Komisyoner bir devletin yönetim kurullarında, hela bekçilerinin istikbali de çok parlaktı. Çünkü, ister lokanta müşterisi olsun, ister garsoniyer, tüm büyük adamların eninde sonunda uğradıkları helada, peçeteyi ve kolonyayı onlar tutuyorlardı.
